editriceontheroad tarafından yazılmış tüm yazılar

Turkish freelance journalist.

PARİS’TE BİR KİTAPÇI ‘SHAKESPEARE AND COMPANY’

Paris’te Notre Dame Kilisesi manzarasına karşı kitap okuyabileceğiniz bir yer olduğunu bilir misiniz? Paris’in en ünlü kitapçısı Shakespeare and Company’den bahsediyorum. Buraya yolu düşmemiş olanlar Woody Allen’in sevimli filmi Midnight in Paris’ten (Paris’te Gece Yarısı) veya Before Sunset’ten (Günbatımı) bu mekanı hatırlayabilir.

Sen Nehri’nin kıyısında kilisenin karşısında yer alan kitapçı, zamanında kiliseye ait olan bir manastırın içinde yer alıyor. Bina, 17. yy’dan kalma. Ancak Shakespeare and Co’yu bu kadar özel kılan şeylerden yalnızca biri ona çatı olan bu bina. Amerikalı George Whitman tarafından açılan kitapçı 1951 yılından bu yana yazarlar için bir sığınak olmuş. Kitapçının açıldığı ilk gün, kitapların yerleştirilmesine, etrafın düzenlenmesine yardım eden genç yazarlar ve yazar adayları, mekan ile bağlarını koparmamış, üstelik aralarına yenileri de eklenmiş. Birçok yazar adayı burada yatıp kalkmış, çalışmalarını burada sürdürmüş. Mekan özellikle Allen Ginsberg, Gregory Corso ve William S. Burroughs gibi Beat akımının temsilcilerinin sık sık uğradığı bir yermiş

George Whitman’a ilham veren birşey varmış elbette. O da Paris’te yaşayan bir başka Amerikalı olan Sylvia Beach’in 1919 yılında açtığı kitapçı Shakespeare and Company. Sylvia Beach’in emekleriyle kurulan ilk, yani orjinal, Shakespeare and Co da yine aynı modele sahip. Genç yazarların ev bildikleri, çalıştıkları ve birlikte ideal bir dünyanın hayalini kurdukları özel bir yer…

Kitapçı özellikle Amerikan yazarların mabedi haline gelmiş. Ernest Hemingway, F. Scott Fitzgerald, Gertrude Stein gibi efsane isimler burada yaşamış, ilham almış ve yazı yazmış. 1940 yılında Nazilerin Paris’i işgal etmesi ise bu efsane kitapçının sonunu hazırlamış. Sylvia Beach, Nazilere kitap satmaktansa dükkanı kapatmayı tercih etmiş.

Beach, 1958 yılında George  Whitman’a Shakespeare and Company’nin isim hakkını devretmiş ve 1962’de hayata veda etmiş. Whitman, 1951’de kurduğu kitapçının ismini Shakespeare and Company olarak değiştirmiş, ayrıca bu eşsiz mirası kendisine devreden Sylvia Beach’in ismini kızına vermiş.

IMG_3662
Shakespeare and Co’dan aldığım kitap

George Whitman 2011 yılında 98 yaşında hayatını kaybettiğinden beri Shakespeare and Co’yu genç Sylvia Beach işletiyor. Kitapçıda şiir dinletileri, edebiyat camiasının önemli isimlerinin katıldığı edebiyat festivalleri, çay saatleri, ve imza günleri gibi birçok etkinlik düzenleniyor. Yolunuz Paris’e düşerse eminim Notre Dame kilisesini gezmeye gidersiniz. O sırada St Michel yakınındaki bu küçük kitapçıyı gezmeyi de unutmayın.

Ben buraya daha önce defalarca uğradım ancak hiç bir seferinde içeride rahatça dolaşma ve üst kata çıkma fırsatı bulamadım. Turistlerin tıklım tıklım doldurduğu mekan iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık oluyor. Raflarda bazı klasiklerin ilk baskılarını ya da bazı özel baskıları bulmak, yazarından imzalı kitaplara rastlamak ve daha birçok sürprizle karşılaşmak mümkün. Shakespeare and Co, yeni kitaplardan çok ikinci el kitaplarla ilgilenenler için bir cennet. Raflar arasında gezinirken sıradan bir kitapçıda bulamayacağınız çok orjinal şeylerle karşılaşabilirsiniz. Tıpkı benim rastladığım gibi. An American Art Student in Paris, ABD’li ressam Kenyon Cox’un Paris’teki öğrenciliği sırasında (1877-1882) Ohio’daki ailesine yazdığı mektuplardan oluşuyor. Tek baskısı (1986) olduğunu sandığım kitap şu an Amazon’da 30 dolara satılıyor, ben geçen yıl Shakespeare and Co’dan 8 Euro’ya aldım 🙂 Eski dönemlerde kitap kiralamak da buranın önemli bir geleneğiymiş ancak artık bu uygulamanın devam etmediğini sanıyorum. Ayrıca güzel bir haber: Shakespeare and Co’nun yeni web sitesiyle beraber yakın zamanda internetten de satışı olacak.

Reklamlar

BU ANGELINA BAŞKA

Geçenlerde Facebook’ta paylaşılan bir linke tıkladım ve karşıma müthiş şirin bir kız çocuğu çıktı. Norveçli bu zilli geleceğin Norah Jones’u olabilir. Yedi yaşında küçük bir çocuğun caz repertuarına sahip olması ne kadar başka bir şey. İşte iki ülkenin eğitim sistemleri arasındaki farkın en güzel örneği. Umarım bir gün biz de eğitim sistemimizi gelenekseli koruyan ama vizyon ve evrensel perspektif sahibi bir hale getirebiliriz. Biz de güzel zengin kültürlerden korkmamayı; bunları doğu-batı diye ayırmamayı öğreniriz. Biraz hayal gibi görünse de dileğim bu 23 Nisan’da….

Neyse dönelim Angelina Jordan’a. Bu küçük prenses, Norveç’te yayınlanan bir şarkı yarışmasının finalistlerinden. Yarışmaya katıldığı ilk günlerden itibaren jüriyi etkisi altına almayı başarmış. Ufaklığın yaşına karşın güçlü bir aurası ve kendine özgü bir tarzı var. Eminim Angelina’nın yansıttığı imajda ailesinin de önemli etkisi var. Angelina buğulu sesi, şirin çocuk dişleri, kabarık saçları ve çıplak ayaklarıyla beni oldukça etkiledi. Paylaşmak istedim. Bu arada Youtube açılmış mıydı?

Renklerle oynamak

Geçtiğimiz haftalarda yaşadığımız üzücü olaylar sırasında içimden birşeyler yazmak gelmedi. Bir çocuğun ölümünün ardından yapılan kirli siyaseti ve insanların acılarının bile siyasete alet edilmesini üzülerek izledim. Hırsızlıkların, yolszulukların ifşa edildiği tapeleri ağzım açık dinledim. Twitter’ın kapatılması ise tüm bunların yanında o kadar ufak kaldı ki tepki bile gösteremedim.

Neyse kendi kendime buradan siyasi konulara girmeme sözü vermiştim. Sadece buradan değil, meslek hayatımda da habercilikten uzaklaşarak kafamı ve ruhumu biraz olsun rahatlatmayı istemiştim. Yine de evde ve arkadaş çevresinde bu konulardan kaçınmak mümkün olmuyor çünkü, olan biten sinirine sinirine basıyor insanın. Sanırım çoğunuz için durum benzerdir.

Neyse iç açıcı şeylerden bahsedelim istiyorum. Son haftalarda havalar soğukken vaktimin büyük kısmını evde ve arkadaşlarımın evlerinde geçirdim. Evdeyken Jose Saramago’nun Körlük romanını bitirdim, kedim Erik’le oynadım, dizilerimi izledim, İspanyolca çalıştım. Tabii sabunlarımla oynamaya da bol bol fırsatım oldu. 

20140322-181013.jpgYukarıdaki mavi beyaz sabunları yapmak çok eğlenceliydi. Metodu Soap Queen’den öğrendim. İlk katı döktükten sonra katılaşırken kaşıkla karıştırdım ve ortaya yamuk yumuk bir kat çıktı. Üzerine ikinci kat sabunu döktüğümde katlar arasında dalgalı bir geçiş elde ettim. Esans olarak lavanta yağı kullandım.

20140322-181026.jpg

Yeşil beyaz sabunları ‘double pouring’ metoduyla yaptım. İki farklı renkteki, eriyik sabunu aynı anda kalıplara döktüm. Kullandığım sabun bazları mat beyaz baz. Dolayısıyla yoğunlukları aynı. Bu nedenle sabunlar çok sıcakken dökme işlemini yapmak renklerin birbirine karışıp yekpare hale gelmesine neden oluyor. Bunu önlemek için sabunların soğuyup muhallebimsi kıvama gelmesini beklemek gerekiyor. Ancak bu çok hassas bir denge çünkü o kıvama gelen sabun her an donarak işleminizi berbat edebilir. Birkaç kez yaptıktan sonra duruma daha çok hakim olmak mümkün.

Double pouring yöntemi şeffaf ve mat sabun bazı kullanılarak yapıldığında daha kolay oluyor. Bazlar sıvı haldeyken de birbirine tam olarak karışmıyor. Koku olarak organik nane yaprağı yağı kullandım. Bu sabunlar Nane şekeri gibi kokuyor.

20140322-180956.jpg

Yukarıdaki sabunlar farklı bir yerden aldığım bazla yapıldı. Ancak kalitesinden memnun kalmadım. Sabunlarımda delikler oluştu ve yüzeyleri istediğim pürüzsüzlükte olmadı. Bir daha Tatlı Dilimlerden başka yerden baz almam, alırsam da belki yine onların sattığı ürünü üreticisinden yani Stephenson’dan alırım. Sarı, yeşil bu sabunlar bence çocukların ilgisini çekebilir. Mis gibi nane kokuyorlar. 

20140322-180943.jpg

Kalpli sabunları arkadaşım Damla’yla beraber yaptık. Kullandığımız mavi boya tamamen doğal, dolayısıyla akma yapmıyor. Esans olarak Tatlıdilimler’den aldığım “Denizci” yi kullandık. Oldukça sert bir erkek kokusu. Kullandığımız yöntem yine double pouring.

Mart ayı ve yeni sabunlar

Yeni bir aya girerken ilk işim eksilen sabun malzemelerimi tamamlamak oldu. Böyle bir düzen oluşturdum kendimce. Ay başında malzememi alıyorum ve o ay malzemem tükense de yeni sipariş vermiyorum. Kendimi bu şekilde kontrol altında tutmaya çalışıyorum. 

Bu ay sabun bazı haricinde aldığım yeni malzemeler arasında beyaz sim, beyaz sedef, ultramarin oksit, yeni esanslar ve silikon dikdörtgen kalıp var. Özellikle beyaz sedefen çok memnun kaldım çünkü şeffaf sabun bazına karıştırdığınız her renkte boyayı sedefli hale getiriyor, bu da sabunun rengine yerine göre dinamizm yerine göre romantizm katıyor. 

sabun3

Yeni aldığım esasnslardan biri beyaz sabun kokusu. Açıkçası bu kokuyu eşim istemişti ama benim de şimdiki favorim oldu. Miss gibi temizlik kokuyor. Diğer esansım da daha erkeksi bir deniz kokusu. Erkeklerin kullanabileceği sabunlar için bu tarz bir esansa ihtiyacım vardı. Doğru tercih yapmışım, koku gerçekten harika.

Dikdörtgen sabun kalıbını ise uzun süredir istiyordum çünkü kalp, gül ya da yuvarlak kalıplar yerine göre güzel olmakla beraber kullanım sırasında klasik sabunu aratıyor doğrusu. Dikdörtgen sabun avuç içine tam oturuyor, ayrıca yaratıcı kombinasyonlara da çok müsait. 

Bunların hepsini yine taa Antalya’dan Tatlı Dilimler‘den ısmarladım. Siparişim ikinci günde elime ulaştı. Şu ana kadar hiç aksama olmadı, dolayısıyla çok memnunum, çok seviyorum onları. 

İlk olarak söz verdiğim gibi sevgili yengemin (amcamın eşi) kızkardeşine hediye sabun hazırladım. Organik lavanta yağı ile yaptığım bu sabunlar iki katlı, beyaz sabun bazıyla yapıldı. Üzerine de ufak bir bindirme yaptım kalp kalıptan. Bindirme işi biraz zor oldu. Minik kalp sabunu kolonyaladım, kalbin alt yüzeyini sarı renkteki erimiş sabuna batırdım ve hazır sabunumun üzerine yerleştirerek kurumasını bekledim. Bu sırada kenarlara taşan kısımları çay kaşığının sapıyla temizledim.


sabun4

İki sabun da yengemin annesi için yaptım. Onlar için de yine küçük kalp kalıplarımı kullandım. Şeffaf sabun bazını mavi sıvı boya ve yeni aldığım beyaz sedefimle renklendirdim. Bunu ikiye böldüm. Önce bir kat döktüm. Araya kalp sabunu yerleştirip üzerine ikinci katı döktüm. Sonuçtan oldukça memnun kaldım. Embed işlemi için hazırladığım başka minik sabunlarım da vardı, balık, deniz yıldızı ve çiçek şeklinde ama yine en hatasızı kalpler oldu. 

sabun2

Sırada yeni siparişler de var. Şimdiden sabun bazlarımın büyük kısmını tüketmiş durumdayım. Artık bazılarını bir ay daha bekletmek zorunda kalacağım napalım.

Sabun yapma konsepti hayatıma aniden girdi ve girer girmez de orada inanılmaz bir yer kapladı. Yeni kombinasyonlar denemek, insanlar neler yapmış diye internetten araştırmak, hata yapıp daha iyisini hedeflemek, kafamı dağıtıp günlük streslerden uzaklaşmamı sağlıyor. Özellikle bu hafta aldığım bazı kötü haberlerin ardından mutfağa kapanıp mis gibi kokularla ve birbirinden güzel renklerle uğraşmak moralimi yeniden yükseltti. Bu da benim terapim oldu sonunda. çok da iyi oldu! Umarım herkes kendine iyi gelen uğraşı bulup günlük koşturmalar içinde biraz olsun rahatlamaya vakit ayırabilir. Güzel bir hafta dileğiyle…    

!f İstanbul’dan payıma düşenler

Film festivali zor konudur. Film seçimlerimizin sonuçlarını hayattaki seçimlerimizin sonuçları gibi iyi ya da kötü diye kolayca kategorize edemeyiz. Başarılı bulduğumuz filmler  bizi çok eğlendirir, güldürür, mutlu eder; yine böyle filmler bizi ağlatır, içimizi karartır ve mutsuzluktan böğürtür. “Kötü” filmlerden söz etmiyorum çünkü bağımsız filmin kötüsü olmaz bence. Heves vardır, emek vardır, çaba vardır ortada. Eminim o filmi çekmek için yapılmış fedakarlıklar, aşılmış engeller bir araya gelse yedi cihanı dolaşan dev bir zincir örülür. O yüzden özellikle bağımsız film festivallerindeki filmlere “kötü” demek benim kanımca acımasız bir yaklaşım olur.  

Ancak hal böyle olunca film festivali demek bazen akmayan sahnelerin geçmesi için dakikaları saymak, bazen üst üste anlatılan trajediler yüzünden ağlamamak için ağzımıza mendil tıkmak haline geliyor. Herkesin hayatında sinema salonunda dakikaları saydığı ve etrafa ayıp olmasın diye ya da  kendine inattan yerinden kıpırdamadan son sahneye kadar iç sıkıntısından takla atmak isteyerek izlediği filmler olmamış mıdır?

İşte benim festival maceralarım ister İf olsun ister Filmekimi ya da İstanbul Film Festivali hep bu tabloda geçerdi istisnasız! Kaderim böyle, aşamıyorum bir türlü derken bu kez şeytanın bacağını kırdım sanırım. 

Geçen yıllarda bu durumdan kaçınmak için kendimi siyasi filmlere ve belgesellere vermiştim. Üstelik mesleki açıdan da beni beslediklerini düşünüyordum. Rusya muhalefeti ya da Arap Baharı ile ilgili filmleri, bazen de dünyanın  ekranlara kolay kolay yansımayan uzak yerlerinden insan manzaralarını tercih eder olmuştum. Bu yıl işten ayrıldıktan sonra artık bunları da gözüm görmesin dedim ve ona göre bir seçki yaptım.

Toplam üç filme bilet aldım. Gittiğim filmlerin ikisi festivalin “Keşif” bölümünden Sırbistan yapımı “Haylaz” ve Almanya yapımı “Tuhaf  Kedicik”. Üçüncüsü ise “If Music” bölümünden İngiltere-İrlanda yapımı “Good Vibrations”.

Ben iletişim fakültesi mezunuyum ama sinemadan anlayan, akımları, kuramları bilen biri değilim, sıradan bir izleyiciyim, ancak şunu biliyorum ki bir filmin hakkını vermek için üzerinde konuşmak, eleştirmek, zaman zaman övmek bazen de yermek gerekir. O nedenle bu seneki If seçkimin bendeki izlenimlerini az buçuk anlatmak istedim. 

Haylaz (Neposlusni/The Disobedient)

Haylaz, Mina Cukiç’in (Mina Djukic) yönettiği ilk film olduğu düşünülünce bence çok başarılı. Senaryo kurgusu çok kuvvetli olmasa da filmde çocukluğa ve çocuklara dair gözlemler ve insana geçmişini hatırlatıp “evet ya evet aynen böyleydi” dedirten detaylar çok fazla. Mekan zaten cennet gibi, oyuncular güzel ve başarılı. Büyülü birçok sahnesi olan bir aşk hikayesi izliyoruz. Böyle söyleyince bir “Titanic” gelmesin aklınıza zira burada hikaye ne kadar sıradan da olsa karakterler oldukça sıra dışı.

Film kadın karakter Leni ve erkek karakter Lazar’ın altı yaşlarında olduğu sırada başlıyor ve karakterlerin 20’lerinin ortasındaki halleriyle devam ediyor. Aslında güzel kızımız ve yakışıklı oğlumuz sadece görüntüde 20 küsür yaşındalar. Çünkü filmin bu iki ana karakterinin  ruh yaşları hala altı… Burada çocukluk ve yetişkinlik arasındaki ince çizgiye ve o kısa yaş dönemine referans var. Ama bence film boyunca karakterlerin kendi hikayelerini değil paralel bir evrende yaşayan ikinci benliklerini yani içlerindeki çocuğu izliyoruz. 

If tanıtımında Leni’den “uyuyan güzel” olarak söz ediliyor. Tanıtımda iddia edildiği gibi özgürlük ve gençlik isyanı temaları da filmde bolca mevcut hem de çok doğal şekilde, zorlama değil yani. Film bana Yann Samuell’in Jeux d’Enfant’ını (Love Me If You Dare) hatırlattı ki o filmin de hatırı sayılır bir hayran kitlesi olduğunu biliyorum. Haylaz’ın IMDB’deki notu ise 7,3. 

Tuhaf Kedicik (Das Merkwürdige Kätzchen/The Strange Little Cat) 

Yine bir ilk film Tuhaf Kedicik. Ama ismi sizi aldatmasın filmde çok normal küçük bir kedicik günlük yaşamın parçası olarak birkaç sahnede görünüyor. Berlin’de sinema eğitimi alan İsviçreli Ramon Zürcher’in filmi küçük bir apartman dairesindeki bir aile toplantısını anlatıyor. Karakterlerin hepsi mutsuz ve tuhaf. Belki de tek normal olan evdeki evcil hayvanlar. Yine de film oldukça akıcı ve hareketli. Arka arkaya hızla bağlanan sahneler günlük hayatın akışkanlığını çok güzel aktarıyor. Filmde nesnelerin de özel bir yeri var ve hepsinin öne çıktığı anlar… Karakterlerin kendileriyle ilgili anlattıkları kısa hikayelerden ise iç dünyaları konusunda ipuçları ediniyoruz. Filmin IMDB’deki notu 6,8.

Good Vibrations

En güzelini ise en sona bıraktım. Good Vibrations sadece müzik dolu bir film değil, ayrıca izleyiciyi Kuzey İrlanda’nın şiddet dolu yıllarına götürüyor. Film 1970’lerin Belfast’ında geçiyor. Sadık bir müzik dinleyicisi olan Terri Hooley, dışarıda insanların birbirini öldürdüğü, sokaklarda rahat rahat dolaşmanın mümkün olmadığı, barların sinek avladığı, konserlerin iptal edildiği, çetelerin adam kovaladığı bir dönemde, kentin en işlek caddelerinden birinde bir plak mağazası açıyor. Hooley, mağazasını ayakta tutabilmek için mücadele ederken İrlanda’da Punk müziğin doğuşuna katkıda bulunuyor. Hooley gerçek bir karakter. Bunu bilmek de filmi daha lezzetli yapıyor. Filmi özetleyen söz ise şu olabilir. “Konu punk’a geldi mi, New York’un saç stili var, Londra’nın pantolonları, ama Belfast’ın sebebi!”

Filmde etrafındaki şiddete yabancılaşmış, kendine müzikle bezeli ayrı bir dünya kurmuş renkli bir baş karakterimiz var. Diyaloglar çok zeki ve eğlenceli. Her sahnede yumuşatılmış şiddet ve komediyi iç içe geçirerek harmanlamış başarılı iki yönetmen karşımızda; Lisa Barros D’Sa ve Glenn Leyburn. Müzikle arası iyi olan herkese filmi kesinlikle tavsiye ediyorum. IMDB’deki notu ise 7,2. 

‘Dilimlerim’ ve sabunlarım

Kış bir sıcak bir soğuk akıp gitmeye devam ederken sıcak evimde kendimle başbaşa günlerim de sürüyor. Evde herkesten uzak kalmak çocukluğumdan beri sevdiğim bir şeydi. Şimdi elimden geldiğince bu durumun tadını çıkarmaya çalışıyorum.

İlgim çeşitli etkinlikler arasında hızla gidip geliyor. Bazen günlerce üst üste “okunması gerekenler” listemden kitap okuyorum; öyle ki çoğu kez bir günde bir kitabı bitirecek kadar konsantre oluyorum. Son dönemde okuduklarım arasında Hemingway “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” Neil Gaiman “The Ocean At The End Of The Lane”, Jasper Kent “Twelve” ve Markus Zusak “Kitap Hırsızı” var.

Yüz Yıllık Yalnızlık
Yüz Yıllık Yalnızlık

Masamın üzerinde Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez’in “Yüz Yıllık Yalnızlık”ı duruyor, ancak dönemsel olarak “kitap dilimi”nden çıkmış ve yeniden “DIY dilimi”ne girmiş bulunmaktayım, o yüzden güzelim kitabı elime alasım yok son günlerde.

İspanyolca korku tüneli

Yeni sardığım etkinliklerden biriyse İspanyolca filmleri İspanyolca alt yazıyla izlemek. Dil öğrenirken yapılacak en faydalı işlerden birisi… İspanyol sineması korku ve thriller türünde oldukça zengin olduğu için ve ben de korku filmi izlemeye bayıldığım için geçtiğimiz günler oldukça keyifliydi. El Cuerpo (The Body), Tesis (Thesis), El Orfenato (The Orphanage) ve El Laberinto del Fauno (Pan’s Labyrinth)… Bunlar bana İspanyolca alt yazı bulmak konusunda hiç zorluk çıkarmadı.

Kaynak: 25-horas.com
Kaynak: 25-horas.com

Filmleri izlerken zaman zaman durdurdum ve benim için henüz hala hızlı olan akışı biraz yavaşlatarak birçok kez cümleleri tane tane okudum. Arada kilit bazı kelimelere Google Translate’ten baktığım da oldu. Yine de bunların sayısını filmi soğutmayacak seviyede tutmayı başardım ve tüm filmlerden çok keyif aldım. Bu sırada İspanyolca derslerde de dili daha kıvrak kullanmaya başladım, yaptığım egzersizler hemen kendini gösterdi. Ama en son indirdiğim filmlerin hiçbirine İspanyolca alt yazı bulamadım, bu nedenle İspanyolca dilimini de ileride geri dönmek üzere şimdilik bir kenara bıraktım.

Bir tarafta da kavgalı olduğum “yazı dilimi”  var, onu da unutmamak lazım. Açıkçası bu ara yazı dilimine, henüz içine tam olarak girmemiş olsam da, yakın hissediyorum kendimi. Bugün blog yazmak için gelen dayanılmaz istek sanırım bunun göstergesi. 

Bir Denizkızı’na rastladım

İçinde bulunduğum dilim ise DIY! Bu ara yine elimden iPad düşmüyor. Sürekli sabun yapımıyla ilgili yeni şeyler araştırıyorum. Yaratıcı ve farklı formüller bulmaya çalışıyorum. bu sırada el alışkanlığımın da artmasını istiyorum. O yüzden sık sık denemeler yapıyorum. Bu süreçte en kıymetli kaynaklarım ise Pinterest ve Youtube. Son olarak Youtube’da Ariane Arsenault ile karşılaştım. Bu sevimli kadın Kanada’nın Quebec bölgesinde Magdalen Adaları’nda (Iles de Madeleine) bir hediyelik sabun dükkanının sahibi. La Fille De La Mer (Deniz Kızı) markasının yaratıcısı Ariane’in dükkanından içeri (youtube aracılığıyla) şöyle bir girip de hayran kalmamaya imkan yok. Sabunların hepsi şeker gibi. Aşağıdaki videonun 11. dakikasından itibaren mağazayı görme fırsatınız olacak.

Bu güzellikleri görünce ben de kendimce sabunları eritip kalıba dökmekten daha farklı neler yapabilirim diye düşünmeye başladım. Malum benim dev kalıplar ve kazanlarla çalışabileceğim bir atölyem yok. Evimin en minik yeri olan mutfağımda minimum araç gereçle bu uğraşımı sürdürmeye çalışıyorum. Kendimi zorlamadan ama daha orjinal neler yapabilirim diye sorgularken bu kez Pinterest imdadıma yetişti. Yaratıcı insanların boardlarından güzel fikirler aldım ve sonunda sabunlarıma doğal malzemeler katarak onları renklendirmeye çalıştım. Sonuç şöyle oldu:  

Homemade Soaps

Küçük yıldızların içinde limon esansı ve limon kabuğu rendesi var. Limonun canlandırıcı, enerji verici ve cildi yenileyici etkisi olduğu biliniyor. Transparan – mor dairelerin içine peeling etkisi yaratması için haşhaş serptim. Sarı kalplerin içinde kurutulmuş ıhlamur çiçeği ve tomurcukları var, mis gibi limon ve ıhlamur kokuyor.  Mavi kalplerde swirling metodu kullanmaya çalıştım. İki farklı mavi tonunu aynı anda kalıba dökerek karıştırdım. Güllerim ise kahveli. Kahveli sabunlar internetteki araştırmalarıma göre mutfak sabunu olarak geçiyor, çünkü kahve eldeki soğan sarımsak kokusunu alıyormuş.  

Ricardo ile tanışın

dsc_0001

İspanyolca hocamla tanışın! İsmi Ricardo Gamboa Salazar. Kendisi Kolombiyalı bir ressam. Ricardo’nunki de farklı kıtalarda sonuçlanan birçok hikaye gibi aşkla başlıyor aslında. Londra’da dil kursuna gittiği sırada bir Türk kızına aşık olmuş ve tutmuş İstanbul’un yolunu. Şimdi Banu ve Ricardo evliler ve beş yaşlarında Yunus adında dünya tatlısı bir oğulları var.

Barcelona hayalleri

Bizim İspanyolca sevdamızsa Akdeniz ülkelerinin içimizi kıpır kıpır eden sıcaklığından geliyor sanırım. Her zaman tası tarağı toplayıp Barcelona’da bir cafe işletme sevdamız oldu arkadaşlarla. İşinden gücünden sıkılan bu hayale sarıldı. Çok konuştuk bunu, o kadar ki gerçekliğini yitirdi konuşa konuşa. Ama bize bundan geriye kalan İspanyol diline yönelik bir merak oldu. 

Artık konuşabiliyoruz

Biz Barcelona’ya yerleşme hayalleri kurarken dil öğrenme aşkı bize daha uzaklardan, Kolombiya’dan bir dost getirdi. Umur’un daha önce IBM’e grup dersi vermiş olan Ricardo’yu önermesiyle derslere başladık. Haftada bir gün iki saat gramer kitabımız önümüzde ufak adımlarla giriştik İspanyolca’ya. Bir yılı doldurmak üzereyiz. Bu sürede artık derslerimizin yarısını conversation’a ayırabilecek seviyeye geldik. Ricardo ise çok iyi arkadaşımız oldu. Onu tanımak, İstanbul’da ona denk gelmek gerçekten büyük şans.

Ricardo bildiğiniz Kolombiyalılardan değil. Kahveyle ve dansla hiç arası olmasa da onda bundan çok daha fazlası var. Bir Kolombiyalı’dan beklediğimiz eğlence ve espri anlayışı konusunda bizi yanıltmayan dostumuz, aynı zamanda  ressam ve mükemmel bir fotoğrafçı.

orkideler

Resimlerini yakından görme fırsatı bulduğumda renklerin canlılığı ve makro çizimlerin algıda yarattığı yanılsamalardan çok etkilendim.

elma

Ricardo’nun Kolombiya’da yaşadığı köyden esinlenerek çizdiği peyzaj resimleri de görmeye değer.

18972_265441458441_6494702_n

Benim favorim ise “Silencios” serisi

kus1

Resimle ilgileniyorsanız, Ricardo’nun tabloları ilginizi çekerse, gamboart@yahoo.es adresinden ona ulaşabilirisiniz. İspanyolca ve/veya resim dersi almak isterseniz yine Ricardo’ya mail atmanız yeterli. Ayrıca Ricardo yuva ve okullar için duvar resimleri de yapıyor. Ricardo’nun çalışmalarına web sitesindeki portfolio bölümünden ulaşabilirsiniz.  

Pera’da fotoğraf atölyesi

Fotoğraf oldum olası ilgilendiğim ancak bir türlü kendimi yeterli ve başarılı hissetmediğim bir alandır. Doğrusu ya fotoğraf çekmeye çok da vakit ayırdığım söylenemez. Yine de isterim vakit ayırmayı, çalışmayı, öğrenmeyi de işte… İstemek her zaman yeterli olmaz. Bilirsiniz siz de… 

Pera Müzesi’nin portre fotoğrafçılığı atölye çalışmasından haberdar olduğumda önce iki saatlik bir eğitimin ne faydası olacağı konusunda tereddüt ettim. Sonuçta iletişim fakültesi mezunu ve gazetecilik yapmış biri olarak fotoğraf konusunda temel bilgiye sahibim. Dolayısıyla bir saati temel eğitimle; “diyafram ne, enstantane ne” diyerek geçecek bir atölyenin bana fayda sağlayıp sağlamayacağından emin olamadım. Fakat birkaç gün düşündükten sonra aslında ihtiyacım olanın fotoğraf çekmek için daha çok motivasyon olduğuna karar verdim ve tuttum Pera Müzesi’nin yolunu. 

Atölye beklediğimden çok farklı değildi. Uzun süresi temel eğitime ayrıldı, çalışmanın esas konusu olan portre fotoğraf çekimine son saatte gelinebildi. Yine de en azından amatör fotoğrafçıların çalışmalarını bulabileceğimiz farklı internet ortamlarını öğrendik, Ateliers Galata‘dan haberimiz oldu ve kapalı alanda da olsa, biraz pratik yaptık. Atölyenin en eğlenceli kısmı tabii ki uygulamaydı. İkili gruplara ayrılarak karşılıklı portre fotoğrafları çektik. Partnerim Meral, benim kamerama böyle yansıdı. 

atolye

‘Zamansız Fotoğraflar’

Atölyenin bonusu ise Pera Müzesi’nin Yıldız Moran sergisiydi. “Zamansız Fotoğraflar” adlı sergi 1932-1995 yılları arasında yaşamış fotoğraf sanatçısının  portre fotoğraflarından ve diğer çalışmalarından güzel bir derlemeydi.

Fotoğraflarda zaman ve yer bilgisi olmaması bir eksiklik hissi yaratsa da kompozisyonların çarpıcılığı, insan figürünün etkin kullanımı ve portre fotoğrafların canlılığı Yıldız Moran’a hayran kalmam için yeterli oldu.

Robert Kolej mezunu Moran, İngiltere’de aldığı fotoğrafçılık eğitiminin ardından Londra’da önemli fotoğraf sanatçılarının yanında çalışmış. Daha sonra çalışmalarını İtalya’da sürdürmüş. Moran’ın kariyeri 30 yaşında Özdemir Asaf’la evlenmesinin ardından sona ermiş. Kısacası Moran 30 yıla çok şey sığdırmış ve birçok insanın ömür boyu elde etmek için çabaladığı başarıyı bu sürede yakalamış.  

Sokak kedilerine jest

Sokak hayvanları için çok şey yapan insanlardan değilim. Evimde bir kedi beslememe rağmen, sokaktaki hayvanlara gerekli özeni göstermediğim hissiyle sık sık vicdan azabı çekerim. Bu konuda daha aktif olan arkadaşım Damla, kedi evi yapmayı teklif ettiğinde fikir oldukça hoşuma gitti. 

Özellikle yavru kedilerin karlı havalarda sığınacakları bir yer bulmaları çok önemli, yoksa soğuklar bu miniklerin hayatına mal olabilir. Artık şehirlerde insanlarımız yaz sıcağında sokak hayvanları için kapılarının önüne su dolu kaplar bırakmayı kanıksadı. Sanırım şimdiki adım da evlerin önünde kartondan yapılmış kedi evleri görmek olacak. 

Karton kutu ve strafor

Kedi evi yapmak oldukça kolay. Herhangi bir yapı marketten alacağınız strafor, karton kutu, koli bandı ve maket bıçağı malzeme olarak yeterli. İlişikteki videoyu izleyince ne kadar kolay olduğunu siz de göreceksiniz.

kedi evi  

Sokak hayvanlarına ilgi göstermek bence kendince hassasiyetleri olan bir konu. Hayvanların yaşam koşullarını iyileştirmeye çalışırken şehir yaşantısında ortak alanlarımızı paylaştığımız komşularımızı ve diğer mahalle sakinlerini mümkün olduğunca rahatsız etmemeli ve hijyen koşullarına özen göstermeliyiz.

Bahçeye yemek atmayın

Apartmanın bahçesine üst katlardan gelişigüzel yemek serpiştirmek, bahçeye kağıt tabaklar içinde yemek bırakmak sonra bu zaman içinde kendinden geçen tabakların aylarca aynı yerde kalması, oldukça sağlıksız ve rahatsız edici bir durum.

Benim tercihim kedilere vereceğimiz yemekleri insanların camlarının, balkonlarının önüne bırakmaktansa kedilerin ulaşabileceği ancak ortak alanlarımızı kirletmeyecek ve hijyen koşullarımızı tehdit etmeyecek yerlere koymak. Örneğin insanların kullanmadığı ancak hayvanların vakit geçirdiği yeşil alanlar vs. Eminim hepinizin sokağında ya da mahallesinde böyle yerler vardır.

Sadece 10 dakika

Bir diğer önemli konu da hayvanlara yemek verdiğimiz plastik ya da kağıt tabak veya poşet gibi malzemeleri daha sonra geriye dönerek bulmak ve çöpe atmak. Bu da aslında hiç zor bir şey değil, sadece biraz özen göstermek hem çevre kirliliğini önlemek açısından hem de etrafımızla ilişkilerimiz açısından önemli. 

Kedi bana göre dünyanın en komik ve akıllı hayvanıdır. Üstelik sanılanın aksine sevgisini ve vefasını göstermeyi de çok iyi bilir. Onu seveni, onunla ilgileni anlar ve canı istediğinde karşılığını cömertçe verir.  Kediler için yapacağınız küçük karton evler sizin belki 10 dakikanızı alır ama bir sokak kedisinin hayatını kurtarabilir.  Şu ara havalar güzel gidiyor. Bu durumda kedi evinizi istediğiniz zaman hazır edip, hava sıcaklıkları düştüğünde sokağa çıkarabilirsiniz.