Kategori arşivi: SEYAHATLER

PARİS’TE BİR KİTAPÇI ‘SHAKESPEARE AND COMPANY’

Paris’te Notre Dame Kilisesi manzarasına karşı kitap okuyabileceğiniz bir yer olduğunu bilir misiniz? Paris’in en ünlü kitapçısı Shakespeare and Company’den bahsediyorum. Buraya yolu düşmemiş olanlar Woody Allen’in sevimli filmi Midnight in Paris’ten (Paris’te Gece Yarısı) veya Before Sunset’ten (Günbatımı) bu mekanı hatırlayabilir.

Sen Nehri’nin kıyısında kilisenin karşısında yer alan kitapçı, zamanında kiliseye ait olan bir manastırın içinde yer alıyor. Bina, 17. yy’dan kalma. Ancak Shakespeare and Co’yu bu kadar özel kılan şeylerden yalnızca biri ona çatı olan bu bina. Amerikalı George Whitman tarafından açılan kitapçı 1951 yılından bu yana yazarlar için bir sığınak olmuş. Kitapçının açıldığı ilk gün, kitapların yerleştirilmesine, etrafın düzenlenmesine yardım eden genç yazarlar ve yazar adayları, mekan ile bağlarını koparmamış, üstelik aralarına yenileri de eklenmiş. Birçok yazar adayı burada yatıp kalkmış, çalışmalarını burada sürdürmüş. Mekan özellikle Allen Ginsberg, Gregory Corso ve William S. Burroughs gibi Beat akımının temsilcilerinin sık sık uğradığı bir yermiş

George Whitman’a ilham veren birşey varmış elbette. O da Paris’te yaşayan bir başka Amerikalı olan Sylvia Beach’in 1919 yılında açtığı kitapçı Shakespeare and Company. Sylvia Beach’in emekleriyle kurulan ilk, yani orjinal, Shakespeare and Co da yine aynı modele sahip. Genç yazarların ev bildikleri, çalıştıkları ve birlikte ideal bir dünyanın hayalini kurdukları özel bir yer…

Kitapçı özellikle Amerikan yazarların mabedi haline gelmiş. Ernest Hemingway, F. Scott Fitzgerald, Gertrude Stein gibi efsane isimler burada yaşamış, ilham almış ve yazı yazmış. 1940 yılında Nazilerin Paris’i işgal etmesi ise bu efsane kitapçının sonunu hazırlamış. Sylvia Beach, Nazilere kitap satmaktansa dükkanı kapatmayı tercih etmiş.

Beach, 1958 yılında George  Whitman’a Shakespeare and Company’nin isim hakkını devretmiş ve 1962’de hayata veda etmiş. Whitman, 1951’de kurduğu kitapçının ismini Shakespeare and Company olarak değiştirmiş, ayrıca bu eşsiz mirası kendisine devreden Sylvia Beach’in ismini kızına vermiş.

IMG_3662
Shakespeare and Co’dan aldığım kitap

George Whitman 2011 yılında 98 yaşında hayatını kaybettiğinden beri Shakespeare and Co’yu genç Sylvia Beach işletiyor. Kitapçıda şiir dinletileri, edebiyat camiasının önemli isimlerinin katıldığı edebiyat festivalleri, çay saatleri, ve imza günleri gibi birçok etkinlik düzenleniyor. Yolunuz Paris’e düşerse eminim Notre Dame kilisesini gezmeye gidersiniz. O sırada St Michel yakınındaki bu küçük kitapçıyı gezmeyi de unutmayın.

Ben buraya daha önce defalarca uğradım ancak hiç bir seferinde içeride rahatça dolaşma ve üst kata çıkma fırsatı bulamadım. Turistlerin tıklım tıklım doldurduğu mekan iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık oluyor. Raflarda bazı klasiklerin ilk baskılarını ya da bazı özel baskıları bulmak, yazarından imzalı kitaplara rastlamak ve daha birçok sürprizle karşılaşmak mümkün. Shakespeare and Co, yeni kitaplardan çok ikinci el kitaplarla ilgilenenler için bir cennet. Raflar arasında gezinirken sıradan bir kitapçıda bulamayacağınız çok orjinal şeylerle karşılaşabilirsiniz. Tıpkı benim rastladığım gibi. An American Art Student in Paris, ABD’li ressam Kenyon Cox’un Paris’teki öğrenciliği sırasında (1877-1882) Ohio’daki ailesine yazdığı mektuplardan oluşuyor. Tek baskısı (1986) olduğunu sandığım kitap şu an Amazon’da 30 dolara satılıyor, ben geçen yıl Shakespeare and Co’dan 8 Euro’ya aldım 🙂 Eski dönemlerde kitap kiralamak da buranın önemli bir geleneğiymiş ancak artık bu uygulamanın devam etmediğini sanıyorum. Ayrıca güzel bir haber: Shakespeare and Co’nun yeni web sitesiyle beraber yakın zamanda internetten de satışı olacak.

BUTIK FLORANSA REHBERI

Floransa

Dünyanın en turistik kentlerinden biri olan Floransa’yı ağustos ayında ziyaret ettik. Bundan altı yıl önce Floransa’ya şubat ayında gittiğimde soğuktan donmuş ve gezdiğimden hiçbir şey anlamamıştım. Bu kez ağustosta sıcaktan kavruldum. Yine çok ızdırap çektim, ama bu kez ne pahasına olursa olsun kentin tadını iyice çıkardım.

Seyahatimize  ucuz bilet bulabildiğimiz Bolonya’dan başladık. Pegasus’la gecenin kör bir saatinde kente indik. Bolonya’da sadece bir gece geçirip ertesi sabah trene binerek Floransa’ya geçtik. Bunun için de hem havaalanına hem de tren istasyonuna mümkün olduğunca yakın bir otel seçmeye çalıştık. Otelimiz havaalanına 8 kilometre, tren istasyonuna ise 2 kilometreydi. Bunların arasındaki ulaşımı taksiyle sağladık. Hotel Fiera’da kahvaltı hariç çift kişilik oda için 30 euro verdik. Otelde fazla vakit geçirmediğimiz için çok değerlendirme yapamayacağım, ancak  şık, temiz, lüks denebilecek bir otel olduğunu söyleyebilirim.

Floransa’ya Bolonya’dan yaklaşık 40 dakikada bir tren var. Dolayısıyla bileti önceden alma gibi bir zorunluluk yok. Bolonya-Floransa arası da 37 dakika sürüyor. 

tren

Tripadvisor mucizesi

Floransa’daki otelimiz,  oldukça merkezi ve sakindi. Touristhouse Battistero, tren istasyonunda 10 dakika mesafede ve kentin en turistik meydanına çıkan sokaklardan birinde olduğu için her yorulduğumuzda rahatlıkla geri dönüp dinlenme fırsatı bulduk. Otelin sahibi de Floransa turumuz konusunda bize oldukça yardımcı oldu. Onun yönlendirmesiyle belli müzeler için önceden  biletlerimizi alarak uzun kuyruklara girmekten de kurtulmuş olduk.

Bu kez daha önce yaptığımız yurt dışı seyahatlerinden farklı olarak iphone’un Tripadvisor uygulamasını çok etkin biçimde kullandık. Kalacağımız otellerden gezeceğimiz yerlere, yemek yiyeceğimiz restoranlara kadar hep Tripadvisor’da yüksek oy almış yerleri tercih ettik. Bunun faydasını da fazla fazla gördük.

IMG_0710

Uygulama tursitik kentlerde farklı alternatiflerde yürüyüş turları öneriyor. Bunlardan en çok ilgimizi çeken turları seçtik, böylece nerede ne olduğunu bilerek ve görülmesi gereken yerleri kaçırmadan şehri verimli şekilde turlamayı başardık. E uygulama yolumuzu da gösteriyor GPS’le, daha ne olsun? Hiçbir yerde bundan daha kolay gezdiğimi hatırlamıyorum.

İlk sabah otelimize yerleştikten sonra kahvaltı için soluğu otelin yanındaki kafede aldık. Scruderie,  sandviç, tost ve binbir çeşit pasta türeviyle aklımızı başımzıdan almayı başardı.  Kahvelerinin de aynı lezzette olduğunu görünce mekanı tavsiye etmek üzere aklımıza yazdık.

Duomo2

‘Duomo’yu keşfediyoruz

Gezmeye başladığımızda ilk durak dev kubbesiyle ünlü Basilica di Santa Maria del Fiore oldu. Turistlere göre kısaca Duomo (İtalyanca katedral) adıyla bilinen katedral Floransa’nın sembollerinden.

Yapımı 100 yıldan uzun süren katedralin dış görünüşü gerçekten büyüleyici, ancak içinde aynı ihtişamı göremiyorsunuz. Gotik yapıdaki binanın dış yüzeyi renkli mermer ve panellerle kaplı yeşiller, pembeler, beyazlar insanın aklını alıyor. O nedenle önce katedrale dışarıda şöyle iyice bir bakmak, merdivenlerinde biraz vakit geçirmek, o sırada meydandaki faytonların resmini çekmek keyifli oluyor.

Dev katedral, kentler arasındaki rekabetten doğuyor. Kentin ruhbanları, Siena ve Milano’da yapım emri verilen katedrallerle yarışabilecek bir katedral inşa edilmesini istiyor ve bu görevi mimar Adolfo Di Cambio’ya veriyor. Yapı üç birimden oluşuyor  Baptisteri, Giotto’nun çan kulesi ve katedral. Bunların üçü de UNESCO dünya mirası listesinde. Katedral, İtalya’nın en büyük katedrallerinden.

Kubbesi hala sır

Katedralin kubbesinin ise bugün bile nasıl inşa edildiği çözülebilmiş değil. Konuyla ilgili National Geographic’te de şu günlerde bir belgesel yayınlanıyor. Di Cambio’nu yaptığı modelin kubbesi çökünce uzun yıllar boyunca kimse kubbeyi tamamlamaya cesaret edemiyor, çünkü kimsenin kubbenin nasıl yapılması gerektiği hakkında bir fikri yok. Bu ikilemi çözense Filippo Brunelleschi oluyor. Kubbe modern malzemelerin kullanılmaya başlanmasına kadar dünyanın en büyük kubbesiydi. Halihazırda da tuğlayla yapılmış dünyanın en büyük kubbesi konumunda.

Çan kulesine çıkış konusunda ise uyarıda bulunmam lazım. 414 basamakla çıkılan kulede iniş ve çıkış aynı merdivenlerden yapıldığı için çoğu zaman yarı yolda düğüm olup kalabiliyorsunuz. Çok sıcak havalarda yapılması çok da gerekli değil.

Meydanda gezilecek diğer yerler arasında San Lorenzo kilisesi ve kilisenin içindeki iki şapel var. Bunlardan biri Michelangelo tarafından yapımına başlanmış ama yarım kalmış ve başka mimarlar tarafından tamamlanmış. İçeride, Medici ailesinin bazı fertlerinin mezarları yer alıyor.

Medici ailesi Floransa ve İtalya’nın en güçlü ailelerinden. Sanatın önemli destekçisi olan ailenin rönesansın oluşmasında önemli etkileri var. Aile, ayrıca ticaret, bankacılık, siyaset, din gibi alanlarda da çok etkili ve söz sahibi.

Piazza Vecchio

Açıkhava müzesi gibi

Kentin Duomo meydanı kadar hareketli ve turistik meydanlarından biri de Signora Meydanı (Piazza de la Signora) diğer adıyla ise Piazza Vecchio. Meydanda yer alan heykeller ve saray (Pallazzo Vecchio) insanın başını döndürüyor.  Meydanın bir ucunda yer alan Loggia della Signoria tam bir açık hava sergisi. Burada yer alan heykellere biz tam bir gecemizi ayırdık. Heykellerin arasında oturup internetten her bir yapının hikayesini yapımını ve mitolojik öyküsünü araştırdık.

Meydandan çok sayıda kafe ve restoran ile havaya renkli zımbırtılar fırlatan sokak satıcıları mevcut. Bu zamazingolar İtalya’nın turistik kentlerinde de en az Taksim’de olduğu kadar popüler.

Ponte Vecchio

Kasaptan kuyumcuya

Floransa’nın en sevimli yerlerinden biri ise Arno nehri üzerindeki eski köprü yani Ponte Vecchio. 14. yüzyıldan kalma bu köprü üzerinde küçük taş dükkanlar var. Daha önce kasap olan bu dükkanlar yaklaşık 500 yıldır kuyumcu olarak kullanılıyor. Medici ailesi bu kasapların kokusuna tahammül edemedikleri için onları bu dükkanlardan çıkartmış. Floransa’ya son gittiğimde aşıklar köprüye asma kilitler takıyordu. Şimdi turistlerin bu geleneği yasaklanmış durumda. Köprüye kilit asanlar para cezasına çarptırılıyor. Bir polis de eskiden kilitlerin asılı olduğu bölgede nöbet tutuyor.

Floransa’ya gitmişken Avrupa’nın önde gelen iki sanat galerisine de bir bütün gün ayırmanızı tavsiye ederim. Özellikle Uffizi’yi gezmek (nasıl gezdiğinize bağlı olarak) bir bütün gününüzü bile alabilir. Biraz sanat tarihi ve Roma mitolojisi hakkında kulak dolgunluğu da gezinizi çok keyifli hale getirebilir. Uffizi’de Botticelli tablolarını, Academia’da ise Michelangelo’nun David heykelini görmeden Floransa seyahatinizi bitirmeyin.

BARCELONA’DA BIR ISIK KUTUSU

Barcelona’nın sembollerinden biri olan Palau De La Musica Catalana, Yani Katalan Müziği Sarayı, bana ilk görüşte Grimm Kardeşler’in Hanser ve Gretel masalını anımsattı. Dar bir sokağın içinde beklemediğim bir anda karşıma çıkan yapı, renkli mozaikleri, ön cephede sütunların üzerinde yer alan irili ufaklı büstleri ve kırmızı kiremitleriyle sanki rengarenk şekerlerden yapılmış gibiydi. Barcelona’nın eski şehir kısmında  La Ribera adı verilen bölgede bulunan bina, izbe bir sokağın içinde gizlenmiş durumda. Öyle ki binanın ön cephesini görüş açınıza bir türlü tam olarak sığdıramıyorsunuz. Binanın dış cephesinin büyüsü içeride apayrı bir hal alıyor. Sarayın içini rehberler eşliğinde üç ayrı dilde düzenlenen elli dakikalık turlarla gezmek mümkün. Biz de sarayda bir konser dinlemeye vaktimiz olmadığı için bu turlardan birini almaya karar verdik. İyi ki de bu muhteşem yapının sadece dışına bakmakla yetinmemişiz.

Palau De La Musica Catalana, ülkenin modernist mimarı Domenech i Montaner tarafından tasarlanmış. Böylece Gaudi’nin dışında ülkede İspanya’nın yüzünü değiştiren yapılar bırakmış bir isim daha olduğunu öğrenmiş oluyoruz. Sarayın yapımında 1891’de kurulan bir müzik topluluğu  olan Orfeo Catala’nın büyük katkısı olmuş. Saray, topluluğun kurduğu derneğin topladığı bağışlarla tamamlanmış. Sarayın ön cephesinde yer alan mozaikte de bu topluluk resmedilmiş. Aynı resimde Katalan bayrağı ve Montserrat dağları gibi Katalan kültürünün sembolleri de yer alıyor.

Camın büyüsü

Binanın dış yapısına bakacak olursak, en tepede bir kubbe görüyoruz, hemen altındaki katta üç kemer ve üç sütun var. Sütunların üzerinde Palestrina, Bach ve Beethoven’ın büstleri yer alıyor. (Yan cephede de  Wagner’in büstü var). Aşağısında çiçek motifli mozaiklerle süslü yedi sütun uzanıyor. En altta ise iki geniş kemer var… Orfeo Catala’nın repertuarının büyük kısmını Avrupa ve Katalan müziği oluşturuyor, bu nedenle Montaner Avrupa müziğinin önemli bestecilerinin büstlerine binada yer vermiş.  

Binanın içine girdiğimizde yapıyı bu denli çarpıcı kılan yeni bir malzeme gözümüze çarpıyor, cam… Mozaiklerin yanısıra rengarenk desenli camları görünce binanın daha da inanılmaz şekilde şekerden bir saraya benzediğini düşünüyorum. Turun büyük kısmını konser salonunda geçiriyoruz. Rehberimiz içinde bulunduğumuz odanın dünyanın en güzel konser salonlarından biri olduğunu söylüyor.  

Avrupa’da tek

2 bin 200 kişilik salonda göze ilk çarpan  renkli, camların ve ışığın inanılmaz uyumu oluyor. Dış cephe mozaiklerindeki çiçeklerin devamı salonda da yer alıyor. Yerden yükselen dev sütunlar çiçek motifleriyle bezeli. Sütunlarda asılı lambalar da yine baharda yapraklarını tamamen açmış ışıltılı çiçeklere benziyor. Yapılarında doğadan esinlenen modernizm akımının etkisi, salonun içinde de kendini fazlasıyla gösteriyor. Yan pencerelerin büyüklüğü ve tavandaki iç bükey vitray  kubbe, salonun gün ışığını içine çekmesini sağlıyor. Böylece burası Avrupa’nın gündüz tamamen doğal ışıkla aydınlatılabilen tek konser salonu haline geliyor.  

Kubbenin işçiliği hani ‘görsel şölen’ derler ya tam da öyle bir şey… Başınızı kaldırıp yukarı baktığınızda tıpkı bir kaleydoskoba bakar gibi hissediyorsunuz, sanki dürbünü çevirseniz karşınızda iç içe geçmiş renkler dağılıp yeniden birleşerek bambaşka şekiller oluşturacakmış gibi… Zaten, tur rehberimiz de bu salonun tam anlamıyle bir ‘ışık kutusu’ olduğunu söylüyor. Rehbere göre sarı tonlarının ağırlıklı olarak görüldüğü vitray, güneş ışınlarının bir göle yansımasını resmediyor, ya da tüm ışık hüzmelerinin bir su damlası oluşturmasını… Güneşin etrafında ise koro üyesi 40 kadın sanatçının yüzleri yer alıyor. Öte yandan salonun içindeki  tüm heykel ve figürler, güneşe yüzünü dönen çiçekler gibi  bu dev ışık damlasına doğru meyil ediyor. Sahnenin arka planındaki duvarda,  kırmızı üzerine renkli çiçek süslemeli mozaiklerin arasında 18 kadın figürü var. Rehberimize göre bunlar müzik tanrıçaları… Her biri farklı bir enstruman çalan bu tanrıçaların belden aşağısı mozaiklerle resmedilmiş, belden yukarısı ise usta heykeltraşların eseri. Kadınların her biri farklı dönemin giysilerini taşıyor… Salonun hikayesinin ardından kısa bir müzik dinletisiyle akustiğini de deneyimlemiş oluyoruz. Ancak salonun tadına gerçekten varabilmek için  burada bir konser dinlemek şart.  

Palau De La Musica Katalana, sadece konser salonundan ibaret değil, fuaye, çember salon ve camdan bir kafesi andıran Lluis Millet salonunun da her biri farklı hikayelere sahip, görülmeye değer bölümler. Burada her yıl yarım milyondan fazla kişi 300’ün üzerinde konser dinliyor. Bunun yanı sıra saray, öğrenci faaliyetleri, turistik gezileri ve konferanslara da ev sahipliği yapıyor. Saray 1997 yılı itibarıyla  UNESCO tarafından Montaner’in diğer bir eseri olan Sant Paul hastanesiyle birlikte Dünya Kültür Mirası listesine girmiş durumda. Barcelona’ya yolunuz düşerse bir gecenizi Avrupa ya da Katalan müziğine ayırabilmeniz dileğiyle…

MYKONOS NOTLARI

  • Mykonos’tayız!

  • Bütün adalar rüzgarlı ama asıl Mykonos rüzgarıyla biliniyormuş.

  • St. Nicolas, denizcileri koruduğuna inanılan azizmiş. Hep kıyı kasabalarında bu isimde şapeller, kiliseler olurmuş. Denizciler tekneleriyle açılınca aileleri buralarda dilek dileyip dua edermiş.

  • Sahilde “Küçük Venedik” var, gay barlarla dolu.

  • Sadece Mykonos şehrinde adam gibi yerleşim var, onun dışında her yer çorak, kayalık.

  • Evlerin kapılarının, pencerelerinin, trabzanlarının rengi hep belediyeye rapor ediliyor. Mutlak uyum olmak zorunda, yoksa ceza kesiliyor.

  • “Paradise” yarı çıplak, “Super Paradise” tam çıplak. Plajlara dikkat!