Etiket arşivi: festival

!f İstanbul’dan payıma düşenler

Film festivali zor konudur. Film seçimlerimizin sonuçlarını hayattaki seçimlerimizin sonuçları gibi iyi ya da kötü diye kolayca kategorize edemeyiz. Başarılı bulduğumuz filmler  bizi çok eğlendirir, güldürür, mutlu eder; yine böyle filmler bizi ağlatır, içimizi karartır ve mutsuzluktan böğürtür. “Kötü” filmlerden söz etmiyorum çünkü bağımsız filmin kötüsü olmaz bence. Heves vardır, emek vardır, çaba vardır ortada. Eminim o filmi çekmek için yapılmış fedakarlıklar, aşılmış engeller bir araya gelse yedi cihanı dolaşan dev bir zincir örülür. O yüzden özellikle bağımsız film festivallerindeki filmlere “kötü” demek benim kanımca acımasız bir yaklaşım olur.  

Ancak hal böyle olunca film festivali demek bazen akmayan sahnelerin geçmesi için dakikaları saymak, bazen üst üste anlatılan trajediler yüzünden ağlamamak için ağzımıza mendil tıkmak haline geliyor. Herkesin hayatında sinema salonunda dakikaları saydığı ve etrafa ayıp olmasın diye ya da  kendine inattan yerinden kıpırdamadan son sahneye kadar iç sıkıntısından takla atmak isteyerek izlediği filmler olmamış mıdır?

İşte benim festival maceralarım ister İf olsun ister Filmekimi ya da İstanbul Film Festivali hep bu tabloda geçerdi istisnasız! Kaderim böyle, aşamıyorum bir türlü derken bu kez şeytanın bacağını kırdım sanırım. 

Geçen yıllarda bu durumdan kaçınmak için kendimi siyasi filmlere ve belgesellere vermiştim. Üstelik mesleki açıdan da beni beslediklerini düşünüyordum. Rusya muhalefeti ya da Arap Baharı ile ilgili filmleri, bazen de dünyanın  ekranlara kolay kolay yansımayan uzak yerlerinden insan manzaralarını tercih eder olmuştum. Bu yıl işten ayrıldıktan sonra artık bunları da gözüm görmesin dedim ve ona göre bir seçki yaptım.

Toplam üç filme bilet aldım. Gittiğim filmlerin ikisi festivalin “Keşif” bölümünden Sırbistan yapımı “Haylaz” ve Almanya yapımı “Tuhaf  Kedicik”. Üçüncüsü ise “If Music” bölümünden İngiltere-İrlanda yapımı “Good Vibrations”.

Ben iletişim fakültesi mezunuyum ama sinemadan anlayan, akımları, kuramları bilen biri değilim, sıradan bir izleyiciyim, ancak şunu biliyorum ki bir filmin hakkını vermek için üzerinde konuşmak, eleştirmek, zaman zaman övmek bazen de yermek gerekir. O nedenle bu seneki If seçkimin bendeki izlenimlerini az buçuk anlatmak istedim. 

Haylaz (Neposlusni/The Disobedient)

Haylaz, Mina Cukiç’in (Mina Djukic) yönettiği ilk film olduğu düşünülünce bence çok başarılı. Senaryo kurgusu çok kuvvetli olmasa da filmde çocukluğa ve çocuklara dair gözlemler ve insana geçmişini hatırlatıp “evet ya evet aynen böyleydi” dedirten detaylar çok fazla. Mekan zaten cennet gibi, oyuncular güzel ve başarılı. Büyülü birçok sahnesi olan bir aşk hikayesi izliyoruz. Böyle söyleyince bir “Titanic” gelmesin aklınıza zira burada hikaye ne kadar sıradan da olsa karakterler oldukça sıra dışı.

Film kadın karakter Leni ve erkek karakter Lazar’ın altı yaşlarında olduğu sırada başlıyor ve karakterlerin 20’lerinin ortasındaki halleriyle devam ediyor. Aslında güzel kızımız ve yakışıklı oğlumuz sadece görüntüde 20 küsür yaşındalar. Çünkü filmin bu iki ana karakterinin  ruh yaşları hala altı… Burada çocukluk ve yetişkinlik arasındaki ince çizgiye ve o kısa yaş dönemine referans var. Ama bence film boyunca karakterlerin kendi hikayelerini değil paralel bir evrende yaşayan ikinci benliklerini yani içlerindeki çocuğu izliyoruz. 

If tanıtımında Leni’den “uyuyan güzel” olarak söz ediliyor. Tanıtımda iddia edildiği gibi özgürlük ve gençlik isyanı temaları da filmde bolca mevcut hem de çok doğal şekilde, zorlama değil yani. Film bana Yann Samuell’in Jeux d’Enfant’ını (Love Me If You Dare) hatırlattı ki o filmin de hatırı sayılır bir hayran kitlesi olduğunu biliyorum. Haylaz’ın IMDB’deki notu ise 7,3. 

Tuhaf Kedicik (Das Merkwürdige Kätzchen/The Strange Little Cat) 

Yine bir ilk film Tuhaf Kedicik. Ama ismi sizi aldatmasın filmde çok normal küçük bir kedicik günlük yaşamın parçası olarak birkaç sahnede görünüyor. Berlin’de sinema eğitimi alan İsviçreli Ramon Zürcher’in filmi küçük bir apartman dairesindeki bir aile toplantısını anlatıyor. Karakterlerin hepsi mutsuz ve tuhaf. Belki de tek normal olan evdeki evcil hayvanlar. Yine de film oldukça akıcı ve hareketli. Arka arkaya hızla bağlanan sahneler günlük hayatın akışkanlığını çok güzel aktarıyor. Filmde nesnelerin de özel bir yeri var ve hepsinin öne çıktığı anlar… Karakterlerin kendileriyle ilgili anlattıkları kısa hikayelerden ise iç dünyaları konusunda ipuçları ediniyoruz. Filmin IMDB’deki notu 6,8.

Good Vibrations

En güzelini ise en sona bıraktım. Good Vibrations sadece müzik dolu bir film değil, ayrıca izleyiciyi Kuzey İrlanda’nın şiddet dolu yıllarına götürüyor. Film 1970’lerin Belfast’ında geçiyor. Sadık bir müzik dinleyicisi olan Terri Hooley, dışarıda insanların birbirini öldürdüğü, sokaklarda rahat rahat dolaşmanın mümkün olmadığı, barların sinek avladığı, konserlerin iptal edildiği, çetelerin adam kovaladığı bir dönemde, kentin en işlek caddelerinden birinde bir plak mağazası açıyor. Hooley, mağazasını ayakta tutabilmek için mücadele ederken İrlanda’da Punk müziğin doğuşuna katkıda bulunuyor. Hooley gerçek bir karakter. Bunu bilmek de filmi daha lezzetli yapıyor. Filmi özetleyen söz ise şu olabilir. “Konu punk’a geldi mi, New York’un saç stili var, Londra’nın pantolonları, ama Belfast’ın sebebi!”

Filmde etrafındaki şiddete yabancılaşmış, kendine müzikle bezeli ayrı bir dünya kurmuş renkli bir baş karakterimiz var. Diyaloglar çok zeki ve eğlenceli. Her sahnede yumuşatılmış şiddet ve komediyi iç içe geçirerek harmanlamış başarılı iki yönetmen karşımızda; Lisa Barros D’Sa ve Glenn Leyburn. Müzikle arası iyi olan herkese filmi kesinlikle tavsiye ediyorum. IMDB’deki notu ise 7,2. 

Reklamlar

KUCUK SEHRIN BUYUK CILGINLIGI BRADERIE

Türkiye- Avrupa Birliği ilişkileriyle ilgili bir eğitim programı nedeniyle Fransa’nın Lille kentindeyim. Şansıma, Fransa’nın en kuzeyindeki bu küçük kentte  yılın belki de en hareketli zamanına denk geldim. Üç milyon kişinin katılımıyla gerçekleşen Braderie adlı festival tam da benim çalışmlarımın en yoğun olduğu döneme denk geldi. Kaldığım otel odasının camını, kapısını kapatmama karşın yine de gürültüden ve müzikten çıldırma noktasına gelince ben de güneşli bir eylül akşamüstünde attıyorum kendimi sokaklara ve eğlenceye dahil olmaya karar veriyorum.

Lobide karşılaştığım ve daha günler öncesinden bu karmaşanın beni nasıl şaşırtacağının sinyallerini vermiş olan Agora Otel’in sahiplerinden Bayan Safia D’Eliah beni görür görmez kapıda durduruyor. Otele geldiğim günden beri, beni anneannem gibi kollayan, hava kötü olduğunda odama çıkıp kazağımı almamı söyleyen, ya da gece geç saatte dışarı çıkarken etrafta serseriler olup olmadığını görmek için benden önce sokağı kolaçan edip bir tehlike olmadığında çıkmama izin veren bu sıcak kanlı, sevimli Fransız bu sefer de kimlik, pasaport, cüzdan ve paralarımı odada bırakmamı söyleyerek beni kapkaçcılara karşı uyarıyor.

Pazardan festivale

Sohbete düşkün güler yüzlü Safia’yla ayaküstü laflayayım derken festivalin tarihçesini de öğrenmiş oluyorum. ‘Braderie’ adı verilen bu olay, eskiden sadece soyluların oturduğu ‘Maison De Roi’ adı verilen evlerdeki hizmetçilerin kendilerine verilen kıyafetleri satmak ve değiş tokuş etmek için oluşturdukları bir pazardan ibaretmiş. Zaman içinde bu gelenek yemek, içki, müzik ve eğlenceyi de kapsayan bir etkinlik haline gelmiş. Günümüzde ise Fransa’nın kuzeyinde, Belçika sınırında bulunan Lille kenti, her sene Eylül ayının ilk haftasonu dünyanın dört bir yanından gelen antikacıların, İngiliz, Alman, Hollandalı, Belçikalı gezgin ve satıcıların akınına uğrar olmuş.

Safia yüzünü buruşturuyor ve senelerdir şehrin en merkezi Caddesi Rue de Molinel’de yaşayan biri olarak bu etkinlikten ne kardar şikayetçi olduğunu anlatmaya başlıyor. “Bu olay çok ticari hale geldi, eski sempatikliğini yitirdi. Eskiden yılın bu zamanı tavanaralarını boşaltma zamanıydı, insanlar kullanmadıkları eşyalarını değiş tokuş eder ya da satarlardı. Artık olay bir tüketim çılgınlığı haline geldi.” Çılgınlık kelimesini üzerine bastırarak ve gözlerini kocaman açarak söylenen Safia devam ediyor “Yiyecek, içecek tüketimi, yüksek sesli müzik, sokaklardaki çöp ve midye kokusu bazen tahammül edilmez oluyor.”

Şaşkınlığını dile getirmesi için konuşmasına gerek yok Safia’nın. Yaşlı kadının fal taşı gibi açılmış gözleri bu etkinliğin onu nasıl bir dehşete sürüklediğinin en güzel kanıtı. “İnsanlar çıldırmış, çıldırmış hepsi!” diye eliyle üst katları işaret ediyor. “Müşteriler bu olay için aylar öncesinden rezervasypon yaptırıyor ve gece üçte bile ellerinde fenerlerle tezgahlara bakıyorlar. Ne olduğunun hiç önemi yok. Bok olsa alırlar!”

Midye çılgınlığı

Ona hak vermemek mümklün değil çünkü pansiyon usulü işletilen bu küçük aile otelinde gece geç saatlerde gelen müşteriler Safia’nın kapısını çalmak zorundalar. Zavallı yaşlı kadın da Braderie boyunca geceleri uyumadan nöbet bekliyor bu durumda. Gerçi ben de ondan çok farklı değilim. Otel sahibi olmasam da gürültüden ve ağır midye kokusundan ben de gece üçlere kadar zorunlu nöbetteyim. Safia’ya dikkatli olacağıma dair söz veriyorum ve kendimi savaşa gider gibi hissederek Lille sokaklarına atıyorum.

Otelin kapısını açmamla birlikte yüzüme çarpan sıcak hava ve ağır midye kokusuyla sersemliyorum. Benim gibi deniz ürünlerinden pek haz almayan biri için sıcak ve midye kokusu pek de iç açıcı bir bileşim olmuyor doğrusu. Fransanın meşhur brasserieleri yani dünyada kahvaltı ve alkolun aynı mekanda servis edildiği tek kafe türü bu dönemde caddeye yerleştirdiği masa ve sandalyeleriyle kapasitelerini arttırıyor ve ek personel alıyor. Caddedeki kalabalığı anlatmama imkan yok. Normal haliyle günün en hareketli saatinde bile sadece üç beş insanın yürüdüğü sokakalar tıka basa dolu. İstanbul’un salı ve perşembe pazarlarının kalabalığının bütün bir şehre yayıldığını düşünün. Buna bir de sıcak, çöp ve midye kokusunu ekleyin yükses sesli müziği de yanına koyun. Nasıl bir işkence olduğunu anlayacaksınız.

Nedir bu midye çılgınlığı bu Braderi zamanı onu da anlatayım. Bu festivalin en büyük yarışması şehirdeki restoranlar arasında gerçekleşiyor. Hepsi en fazla midyeyi satmak için birbiriyle yarış halinde. Müşterilerce afiyetle yenilen sümük kıvamındaki haşlama midyelerin leş kokulu kabukları restoranların önüne boşaltılıyor. Hangi restoranın önündeki midye kabuğu piramidi daha büyükse o restoran yerel gazetelere braderinin şampiyonu olarak konuk oluyor. Bu arada yerel gazete deyip geçmemek lazım. Türkiye’de yerel gazeteler yaygın olmadığından Fransa’da bu kavramın ne kadar önem taşıdığını bilemiyoruz, ancak Fransda’da bazı yerel gazetelerin tirajları milli gazetelerin tirajlarını katlıyor.

Festivalin yıldızı yerliler

Yazlık kıyafetler içindeki cıvıl cıvıl insan kalabalığını yararak ilerliyorum. Şehir gerçekten de dev bir pazara dönüşmüş, tezgahlarda dondan sutyenden şekere, antikadan, elektroniğe her türlü malzeme mevcut. Bando ekipleri, kostümlü animasyon ekipleri de kalabalığın rengine renk katıyor. Bazı sokaklara girmek çok tehlikeli, çünkü giriyorsunuz ve kalabalığın içine saplanıp kalıyorsunuz, ne geri çıkabiliyor, ne kıpırdayabiliyorsunuz. Yapacağınız tek şey öylece meçhul bir vakte kadar beklemek. Koku ve sıcakta bu bekleyiş tabii ki çıldırma sebebi. Yaşlılar özellikle bu günlerde evlerinden çıkmamaya dikkat ediyorlar sanırm. Onlara hak vermemek mümkün değil.

Festivalin başladığını Ekvator yerlilerinin unutulmaz müziklerini duyduğum anda anlamıştım. Şimdi kalabalığın arasında zar zor ilerleyerek bu yerlilere yakından bakma fırsatı buluyorum. Yere atılan bir hayvan postu etrafında yaptıkları danslarla dikkat çeken etnik kıyafetler içindeki yüzleri boyalı uzun saçlı insanlar Braderie’nin en ilgi gören grubunu oluşturuyor. Ancak yalnızca üç şarkılarının olması, bunların gece üçe kadar ara verilmeksizin çalınması gerçekten tahammül edilmez olabiliyor.

Her köşede bir dönerci

Kalabalığın içinde en çok izdihama yol açan şeylerden biri de kebap. Lille’de midyenin dışında yılın her döneminde tercih edilen bir yemek bildiğimiz ekmek arası döner. Türk kebapçılar, Fransa’nın her yerinde kapılmadık köşe başı, sokak bırakmamış. Girdiğim her sokakta en az bir, en çok dört dönerci gördüm şu ana kadar. Bizim otelin karşısında da Ankara isimli bir kebapçı var. Acıktığımı hissedip Ekvator yerlilerinden uzaklaşıyorum. Kırmızı kıyafetli bando ekibini ve etrafını sarmış olan yerel kanalların kameralarını geçip, Ali’nin restoranına vardığımda önündeki kuyruğun, emekli maaşı kuyruklarına benzediğini fark ediyorum. Gerçekten dehşet verici bir manzara. Ama midyedense bence de kebap bu ilgiyi gerçekten hakediyor.

Ali, 15 senedir Fransa’da Lille’de yaşayan genç, iki çocuk babası şirin mi şirin bir Türk. Bir aylık Fransa seyahatimde bana her konuda yardımcı olan, sohbetine doyamadığım bir arkadaş. Döner standının önünde, elinde elektrikli bıçağıyla kan ter içinde kalmış bu sıcakta. Beni görünce soluklanacak fırsat bulmanın mutluluğuyla, işi çıraklara bırakıp yanıma geliyor. Soğuk birer kola eşliğinde sohbet ediyoruz.

Ali yorgunluktan bitmiş, anlatıyor: “Braderie önceden üç gündü şimdi tüm kalabalık iki güne yığılıyor. Bu olay bize çok büyük maddi destek sağlıyor çünkü tam vergi ödememiz gereken bir döneme denk geliyor.” Bu arada Braderie’nin ilk gününde 70 kilo döner sattıklarını da ekliyor. Ali’yi fazla tutmuyorum ve Ankara Restoran’ın hemen karşısındaki otelime geri dönüyorum. Braderie iyi hoş da sanırım en güzeli bu tantanayı otelin penceresinden izlemek. Ama caddenin karşısına geçip otele ulaşmak da sanırım bir yarım saatimi alacak.

Eylül 2005