BARCELONA’DA BIR ISIK KUTUSU

Barcelona’nın sembollerinden biri olan Palau De La Musica Catalana, Yani Katalan Müziği Sarayı, bana ilk görüşte Grimm Kardeşler’in Hanser ve Gretel masalını anımsattı. Dar bir sokağın içinde beklemediğim bir anda karşıma çıkan yapı, renkli mozaikleri, ön cephede sütunların üzerinde yer alan irili ufaklı büstleri ve kırmızı kiremitleriyle sanki rengarenk şekerlerden yapılmış gibiydi. Barcelona’nın eski şehir kısmında  La Ribera adı verilen bölgede bulunan bina, izbe bir sokağın içinde gizlenmiş durumda. Öyle ki binanın ön cephesini görüş açınıza bir türlü tam olarak sığdıramıyorsunuz. Binanın dış cephesinin büyüsü içeride apayrı bir hal alıyor. Sarayın içini rehberler eşliğinde üç ayrı dilde düzenlenen elli dakikalık turlarla gezmek mümkün. Biz de sarayda bir konser dinlemeye vaktimiz olmadığı için bu turlardan birini almaya karar verdik. İyi ki de bu muhteşem yapının sadece dışına bakmakla yetinmemişiz.

Palau De La Musica Catalana, ülkenin modernist mimarı Domenech i Montaner tarafından tasarlanmış. Böylece Gaudi’nin dışında ülkede İspanya’nın yüzünü değiştiren yapılar bırakmış bir isim daha olduğunu öğrenmiş oluyoruz. Sarayın yapımında 1891’de kurulan bir müzik topluluğu  olan Orfeo Catala’nın büyük katkısı olmuş. Saray, topluluğun kurduğu derneğin topladığı bağışlarla tamamlanmış. Sarayın ön cephesinde yer alan mozaikte de bu topluluk resmedilmiş. Aynı resimde Katalan bayrağı ve Montserrat dağları gibi Katalan kültürünün sembolleri de yer alıyor.

Camın büyüsü

Binanın dış yapısına bakacak olursak, en tepede bir kubbe görüyoruz, hemen altındaki katta üç kemer ve üç sütun var. Sütunların üzerinde Palestrina, Bach ve Beethoven’ın büstleri yer alıyor. (Yan cephede de  Wagner’in büstü var). Aşağısında çiçek motifli mozaiklerle süslü yedi sütun uzanıyor. En altta ise iki geniş kemer var… Orfeo Catala’nın repertuarının büyük kısmını Avrupa ve Katalan müziği oluşturuyor, bu nedenle Montaner Avrupa müziğinin önemli bestecilerinin büstlerine binada yer vermiş.  

Binanın içine girdiğimizde yapıyı bu denli çarpıcı kılan yeni bir malzeme gözümüze çarpıyor, cam… Mozaiklerin yanısıra rengarenk desenli camları görünce binanın daha da inanılmaz şekilde şekerden bir saraya benzediğini düşünüyorum. Turun büyük kısmını konser salonunda geçiriyoruz. Rehberimiz içinde bulunduğumuz odanın dünyanın en güzel konser salonlarından biri olduğunu söylüyor.  

Avrupa’da tek

2 bin 200 kişilik salonda göze ilk çarpan  renkli, camların ve ışığın inanılmaz uyumu oluyor. Dış cephe mozaiklerindeki çiçeklerin devamı salonda da yer alıyor. Yerden yükselen dev sütunlar çiçek motifleriyle bezeli. Sütunlarda asılı lambalar da yine baharda yapraklarını tamamen açmış ışıltılı çiçeklere benziyor. Yapılarında doğadan esinlenen modernizm akımının etkisi, salonun içinde de kendini fazlasıyla gösteriyor. Yan pencerelerin büyüklüğü ve tavandaki iç bükey vitray  kubbe, salonun gün ışığını içine çekmesini sağlıyor. Böylece burası Avrupa’nın gündüz tamamen doğal ışıkla aydınlatılabilen tek konser salonu haline geliyor.  

Kubbenin işçiliği hani ‘görsel şölen’ derler ya tam da öyle bir şey… Başınızı kaldırıp yukarı baktığınızda tıpkı bir kaleydoskoba bakar gibi hissediyorsunuz, sanki dürbünü çevirseniz karşınızda iç içe geçmiş renkler dağılıp yeniden birleşerek bambaşka şekiller oluşturacakmış gibi… Zaten, tur rehberimiz de bu salonun tam anlamıyle bir ‘ışık kutusu’ olduğunu söylüyor. Rehbere göre sarı tonlarının ağırlıklı olarak görüldüğü vitray, güneş ışınlarının bir göle yansımasını resmediyor, ya da tüm ışık hüzmelerinin bir su damlası oluşturmasını… Güneşin etrafında ise koro üyesi 40 kadın sanatçının yüzleri yer alıyor. Öte yandan salonun içindeki  tüm heykel ve figürler, güneşe yüzünü dönen çiçekler gibi  bu dev ışık damlasına doğru meyil ediyor. Sahnenin arka planındaki duvarda,  kırmızı üzerine renkli çiçek süslemeli mozaiklerin arasında 18 kadın figürü var. Rehberimize göre bunlar müzik tanrıçaları… Her biri farklı bir enstruman çalan bu tanrıçaların belden aşağısı mozaiklerle resmedilmiş, belden yukarısı ise usta heykeltraşların eseri. Kadınların her biri farklı dönemin giysilerini taşıyor… Salonun hikayesinin ardından kısa bir müzik dinletisiyle akustiğini de deneyimlemiş oluyoruz. Ancak salonun tadına gerçekten varabilmek için  burada bir konser dinlemek şart.  

Palau De La Musica Katalana, sadece konser salonundan ibaret değil, fuaye, çember salon ve camdan bir kafesi andıran Lluis Millet salonunun da her biri farklı hikayelere sahip, görülmeye değer bölümler. Burada her yıl yarım milyondan fazla kişi 300’ün üzerinde konser dinliyor. Bunun yanı sıra saray, öğrenci faaliyetleri, turistik gezileri ve konferanslara da ev sahipliği yapıyor. Saray 1997 yılı itibarıyla  UNESCO tarafından Montaner’in diğer bir eseri olan Sant Paul hastanesiyle birlikte Dünya Kültür Mirası listesine girmiş durumda. Barcelona’ya yolunuz düşerse bir gecenizi Avrupa ya da Katalan müziğine ayırabilmeniz dileğiyle…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s