Norvec4

BUZ ODADA ZOR GECE

“Skol” yani Norveç dilinde şerefe diyerek kadehlerimizi tokuştururken, İstanbul’da kurulan Magic Ice Buz Müzesinin fikir babası, Odd Roar Olsen, bize dönerek gülümsedi.  “Tecrübe edinmek için buradasınız, hayatınızda hiç yaşamadığınız deneyimleri edineceksiniz…” Bu sözlerin doğru olduğundan hiç şüphem yoktu.

Soğuktan her fırsatta kaçan ben, bir gün içinde kendimi  Norveç’in Kuzeyinde kutup çizgisinin 200 kilometre ötesinde karlar altındaki Lofoten Adalarında bulmuştum. İstanbul’da baharı beklerken, bünyeye sağ gösterip sol çakarak, yeniden kar pantolonu ve kar botlarıma sarılmıştım. Okyanus kıyısındaki deniz evlerinin penceresinden baktığımda suyun, karın ve İstanbul’da asla göremeyeceğim kadar mavi bir gökyüzünün birbirini tamamladığı tabloyla büyülendim. İçimden geçense dünyada sıcak iklimlerin ötesinde de güzel yerler olabileceği gerçeğiydi. Bu gerçekle kış aylarındaki kayak tatilleri dışında hiç yüzleşmemiştim. Doğrusu kayak yaptığım dağların, insanların günlük hayatlarını geçirdikleri yerler olabileceği benim hayal gücümün ötesindeydi. Ancak Norveç’in Lofoten adaları işte böyle bir yerdi. Karla kaplı köylerin içindeki kayak pistlerinin yakınından geçtiğimiz sırada hava kararmıştı.. Lambalarla aydınlatılan pistlerde gece de kayak yapılabileceği düşüncesi bile içimi kıpır kıpır etmeye yetti. O andan itibaren Lofoten Adaları benim için artık başka bir yerdi.  Dışarıda hava sıcaklığıysa yanılmıyorsam -9 derece civarıydı.

Vikinglerle tanışıyoruz

İlk gece, Mostrund’un en eski restoranında bizim için özel olarak hazırlanan akşam yemeğimizi yedik. Deniz ürünleriyle arası olmayan ben, bu konuda da bir kez daha yanıldığımı farkettim. Dünyanın en lezzetli balıkları burada pişiriliyor olmalıydı. Daha uçaktan ineli birkaç saat olmuştu ki, 26 yıllık hayatımda (çok değil biliyorum) edindiğim iki önemli önyargı bir anda silinmişti. Geceyi deniz evlerinde geçirdikten sonra, sabah, elimizde fotoğraf makineleriyle alabildiğine kar ve okyanus resimleri çekmek için mücadelemiz, bizi bekleyen Viking gemisi için yola çıkmamız gerektiği gerçeğiyle yarım kaldı. İlk durağımız Norveç’in en ünlü balıkçı köyü olan Henningsfer’di.

Henningsfer’deki  Viking gemisi yolculuğumuzun hikayesine gelince… İskandinavya’da yaşayan Vikinglerin bundan 1130 yıl önce Lofoten Adalarından yola çıkarak İstanbul’a geldiklerine inanılıyor.. İşte Magic Ice buz müzesinin açılış töreni için de amaç yine Vikingleri İstanbul’a getirmek. Bu tabii Vikingler dönemindeki gibi ilkel yöntemlerle olmayacak. Zaten bugün gerçek bir Viking bulmaya da imkan yok. Ancak köyde Viking kültürü öylesine yaşatılıyor ki, acaba yanılıyor muyum, diye düşünmemek de elde değil. Gerçek bir Viking gemisinin 3’te 1’i boyutundaki bir gemiyle yola çıkıyoruz. Viking Şefi Halvdan da bizimle… Denizin üstü soğuk, rüzgar bıçak gibi kesiyor. Ancak az önce kar pantolonlarımızın ve kazaklarımızın üzerine giydiğimiz turuncu renkli birer zodiak botu andıran tulumlar bizi rüzgardan koruyor, üstelik suya düşmemiz halinde de dibe batmamamızı sağlıyor. Neyse ki tulumların bu işlevlerini gerçekleştirip gerçekleştirmediğini test etmek zorunda kalmadık.

Kadın eli değerse, ağ tekrar örülürmüş

Viking gemisiyle Henningsver civarında turluyoruz. Tayfa keyifli, yelkenler açılıyor, bağırış kıyamet, şarkılar söyleniyor. Norveçli balıkçıların şarkılarında seksist bir söylem seçiyorum. Derken anlatmaya başlıyorlar… Eskiden balıkçılar, ağlarına kadın eli değecek olsa o ağı tekrar örerlermiş. Ayrıca teknede lastik bot giymek, sırt çantası taşımak da geleneklere aykırı. Karayla bağlantısı olan hiçbir eylem denizde yapılmıyor. Bir kez tekneye binip balığa çıkan bir denizcinin illa ki büyük bir balık tutması gerekiyor aksi haldi balıkçının cinsel hayatının sönük(!) olduğu düşünülüyor… İşte tüm bu ilginç bilgiler viking gemisinde yelkenlerimizi açmış karla kaplı kıyıları küçük, renkli balıkçı evlerini izlerken Norveçli dostlarımız tarafından aktarılıyor. Balık tutmayı deniyoruz ancak hava şartları çok elverişli olmadığından ve yine bize özel hazırlanan bir yemek faslına daha yetişmemiz gerektiğinden fazla zorlamadan bırakıyoruz.

Lofoten Adalarında hayat bir başka

Viking gemisi maceramızın sona ermesinin ardından soluğu bir galeride alıyoruz.  Burada Lofoten Adalarıyla ilgili bir tanıtım filmi izliyoruz. Kıyı köylerinin, balıkçıların, çocukların, yaşantılarını karların kapladığı bu doğa harikası mekanlardaki hayatı görüyoruz, hayvanları, ağaçları, çiçekleri, doğanın  her mevsim aldığı binbir şekli, gece yarısı güneşini ve kutup ışıklarını görüyoruz. Bu gösterimin benzerlerinin Magic Ice Buz Müzesi aracılığıyla İstanbul’da da olacağını bilmek güzel.  Sıradaki durağımızsa Viking Müzesi. 

Arctic Tour otobüsümüze binerek (toplamda 6 kişiyiz ama bize tahsis edilmiş koca bir otobüs var altımızda, üstelik şoförümüz de otobüs şirketinin müdürü)10 dakikalık yolculukla müzeye varıyoruz.. 1984 yılında bahçesini kazan bir köylünün  Vikingler dönemine ait kalıntıları bulmasıyla, buraya arkeologlar ve uzmanlar akın etmiş. Yapılan kazılar sonucunda bunun Avrupa’nın en  büyük Viking müzesi olduğu anlaşılmış. 1993 yılında da bu kalıntıların olduğu yerin yakınına bu Viking evinin bir modeli inşa edilmiş. Viking müzesi olarak kullanılan bu ev yine olasılıklarla tarihi ve arkeolojik araştırmalara dayanılarak çağın gerçek viking evleri gibi döşenmiş. Yataklar, masalar, av araç ve gereçleri, halı dokuma tezgahları, balina kemiğinden yapılan  taraklar, geyik derisi örtü ve halılar, daha pek çok şey, Vikinlerin yaşantısına dair ipuçkarı vererek ziyaretçileri ayrı bir dünyaya götürüyor. Müzenin yarattığı gerçekçi atmosfer bununla da sınırlı kalmıyor.

Müze çalışanları tarafından  turistler için düzenlenen ziyafet de kendinizi Viknglerin arasında hissetmenizi sağlıyor. Viking şefinin halkı için düzenlediği ziyafette, tanrılara yiyecek bırakılarak adak adanıyor. Viking usulü yiyecekler, yine o dönemin tabak, çanak ve bardaklarıyla sunuluyor. Ziyafet sırasında Viking şefi  aynı zamanda kızına kalabalığın içinden bir de eş seçiyor. Seçtiği eş bu kez gazeteci arkadaşımız Hakan’dı. Hakan, Ortadoğu’nun prensi olduğunu iddia ederek kızı kandırmaya çalıştı. Ancak başlık parası olarak 20 at  vereceğini söyleyince şef kızı vermekten vazgeçti.. Biz de kalbi kırık Ortadoğu sultanını yanımıza alarak geceyi noktaladık. Dışarı çıktığımızda sıcaklık iyice düşmüştü, rüzgarın yüzlerimizi kesmesine aldırmadan kutup ışıklarını yakalamaya çalıştık. Ancak fazla dayanamadık ve konaklayacağımız deniz evlerine dönmek için otobüsümüzün yolunu tuttuk. 

Norveç’te bir Türk

Sabah  ise Norveç’te yaşayan Türk arkadaşımız Songül’ün davetlisiydik. Göl manzaralı Kalabalık sofrada İskandinav usulü bol balıklı ve havyarlı kahvaltımızı ettik, ardından da Magic Ice’ın buz müzesinde satmayı planladığı dondurmaların tadına baktık. Kendimizce dondurmalara not vererek Odd Roar’ı Türkiye için doğru lezzetleri bulmasına yardımcı olmaya çalıştık. Norveç dondurmalarından alışık olduğumuz lezzeti beklememek lazım, çünkü  iki ülke mutfakları birbirinden oldukça farklı. Özellikle Türklerin tatlı düşkünlüğünün İskandinav ülkelerinde olmadığını söylemek lazım. Burada dondurmalar daha hafif, tadları keskin değil. Ancak hafif tatlı sevenler için de güzel bir alternatif olduğu ortada. Ardından Songüle, eşine ve bizi türkülerle karşılayan  kızlarına teşekkür ederek, güzel evlerinden ayrılıyoruz.  Yaklaşık 6 saatlik bir yolumuz var.

İkinci gün: Ver elini İsveç

Lofoten adalarındaki bu viking maceramızdan sonra sırada İsveç’in Jukkasjarvi bölgesi var. Ancak önce balıkçı köyleriyle dolu bu adalardaki balık çifliklerinden birine uğruyoruz. Balıkların her biri en az bir kolum kadar. Kafaları gözleri öyle büyük ki, küçücük çocukların bu koca yaratıkları elleriyle parçaladıklarını görmek benim için Elm Sokağı kabusundan farksız. Tabii Norveçli balıkçılarla her haşır neşir olduğumuzda Neutrogena  krem esprisi dönüyor. Arkadaşlarımızın getirdiği krem elden ele dolaşıyor, malum  hava sıcaklığı eksilerde, hassas ellerimiz tahriş olmasın (!)  Yola koyuluyoruz. Önce sessizce etrafımızdaki manzaralara odaklanıyoruz. Nehirler ve göller buz tutmuş, Odd Roar, bize çevremizde gördüklerimizi anlayabilmemiz için rehberlik ediyor. Buz tutmuş göllerin üzerinde arabalarla yarış yapıldığını öğreniyoruz. Koca gölde arabaları ordan oraya savurarak sürmek, dünyanın en keyifli sürüşü olsa gerek… Bu arada köylerde sıklıkla gördüğüm kırmızı renkli evlerin bir kast ayrımının ürünü olduğunu öğreniyorum. Bugün halen süren bir gelenek değil, ancak eskiden yoksul köylülerin evleri kırmızı renkte olurmuş, zenginler ise evlerini beyaza boyarmış. Oysa ki bence gördüğüm yerlerle özdeşleşen en sevimli ve karakterli evlerin rengi kırmızıydı.  Kırmızı evler dakikalar ilerledikçe yerini beyaz ve mavinin umuyuna bıraktı.. birbirine köprülerle bağlık küçük adacıkları geçerken bembeyaz dağların ardından güneşin batışını gördük. Dikkat geyik çıkabilir tabelalarının ardından, ağaçların arasından şaşkın şaşkın yolu izleyen geyikler gördük,  göğün mavinisnin buz tutmuş sulara yansıyarak onlara rengini verdiğini gördük… Her  molada karlara bata çıka keyif yaptık, Songül’ün yol için verdiği şaraplarımızı  içip, bol bol fotoğraf çekildik. Saatler  geçtikçe yol daha eğlenceli hale geldi. Manzaralara fasıl şarkıları eşlik etmeye başladı. Odd Roar’a ve sevgili şirket sahibi şoförümüze unutamayacakları (!) bir yolculuk yaşattık. Gözümüzü dahi kırpmadan, 6 saatlik yol sona erdi.

Otelimize vardığımızda yorgunluktan  ayaklarımız bizi taşımaz haldeydi. Yol  değil de sanırım yol boyunca tek bir kareyi bile kaçırmamak için verdiğimiz gayretti bizi yoran. Ertesi gün için öylesine  heyecanlıydım  ki, yemeğin ardından barın tadını çıkarma teklifini reddetmek zorunda kaldım. Sonradan öğrendim ki herkes de benim gibi yapmış. İsveç’in ünlü Buz Otelinde bir gece geçirebilmek için enerji depolamaya ihtiyacımız vardı.  Başımıza geleceklerden haberimiz yoktu henüz tabii. Sabah olduğunda, Jukkasjarvi bölgesinin madencilikle ünlü olduğunu öğrendik. Demir yataklarının bulunduğu bölge dinamitlerin sıklıkla patlatılması nedeniyle şiddetli sarsıntılara mağruz kalıyordu, bu nedenle bölgede yaşayan halkın başka yerlere kaydırılması planlanıyordu. Bizi otele götüren taksi şoföründen bu bilgileri aldık. Otele vardığımızda ilk karşılaştığımız ağaç evler ve sıcak resepsiyon oldu. Tabii her tarafın insanın gözünü  kamaştıracak kadar beyaz olduğunu da eklemek lazım. Bu kadar çok karı bir  arada daha önce hiç görmemiştim. Günlerdir bir kar bombardımanına tutulmuştum ne de olsa… Gözlüklerimin ve bere atkı gibi diğer eşyalarımın çantada kalması benim için üzücü bir durumdu çünkü otelin olduğu yer gerçekten daha önce gittiğimiz yerlerden daha soğuktu.

Buzdan bir dünya

İlk olarak civarda bir tur attık. Buzdan yapılmış heykellerin sergilendiği duvarı, ve Torne nehrinden çıkarılan buz kalıplarını gördük. Görmüşken de hemen çekimlerimizi yaptık. Tam o sırada bir de baktık turistlere buzdan heykel yapmayı öğretiyorlar. Hemen daldık tabii, elimizde malzemelerle buz kalıplarından harikalar yaratmaya başladık. Ne yalan söyleyeyim el işlerinde pek iyi olmadığımdan arkadaşlara yardımcı olmayı tercih ettim başlangıçta, ancak Hakan’ın yaptığı adamın burnunu düşürünce yarardan çok zarar olduğumu fark edip geri çekildim. Çocuk benim yüzümden heykelinin konseptini “nükleer savaş sonrası insan ırkı” olarak değiştirmek zorunda kaldı. Ben de baktım olmayacak, aldım önüme bir buz kalıbı, başladım oymaya. İlk eserim Sultan’ın da yardımıyla kendi adımın baş harfi oldu. Ardından da bir taht yapmaya karar veridim. Şömineye de benzedi gerçi ama son noktayı  Odd Roar koydu  ve yaptığım eserin buz otelin gelecek yılki modeli olmasına karar verdik. Tabii civarda gerçekten yetenekli isnanlar vardı. Buzdan  sibirya kurdu, balıkçı teknesi ve golf kulübü yapanlara rastlamadım değil.  Bu sırada zamanın  nasıl geçtiğini de anlamadık. Daha sonra öğlen yemeği yedik ve buz odaları gezmeye koyulduk.

Otelin içine girdiğimizde, karşımda duran buz koridorun gerçek olduğuna inanmak için etrafımı iyice incelemem gerekti. Buzun yansıttığı mavi ışığın altında yürüdüğüm, bastığım yerler, gözümün alabildiği her şey, duvarlar, sütunlar, lambalar, masalar, banklar hepsi buzdan oyulmuştu. Bu manzaranın gerçekliğini sorgulamak doğal sanırım. Koridordaki üç büyük avizede toplam 700 adet buz parçası kullanıldığını öğrendik. İçlerinden fiber optik kablolar geçen bu buz parçalarının her birinin de eldivensiz çıplak elle asıldığı belirtildi sonra. O zaman anladım ki bu oteli yapmak gerçekten  farklı bir çaba istiyor.

Oteli gezerken bir yandan da baş mimarın eşi olan ve otele çocuğu gibi bakan  Cicile Morck bize bilgi veriyor. Kendisi o lambaları çıplak elle takanlardan biri. Otelin her yerinde emeği ve anısı var. Teker teker anlatıyor. Bu sırada öğreniyoruz ki buz otel bu yıl 70 odaya sahip ancak istendiğinde yeni odalar eklenebiliyor. İşte oteli buzdan oymanın en büyük avantajı!  Aralık ayında yapımına başlanan otel Nisan ayında eriyerek nehre karışıyor. Eğer havalar soğuk devam eder ve otel erimezse de eritiliyor ve kalıntılar nehre akıtılıyor. Sebebi de o bölgede otel yapmak için sadece Aralık ve Nisan ayları arasında izinlerinin olması. Odalar “Art Rooms”, “Snow Rooms” ve “Ice Rooms” olmak üzere üç kategoriye ayrılıyor. Her kategori için de fiyatlar farklılık gösteriyor. Fiyat aralığı da 150 euro’yla 570 euro arasında değişiyor.  Odaların yapımı için dünyanın dört bir yanından gelen sanatçılar bir jüri tarafından seçiliyor. Her yıl farklı sanatçılar buz otelin odalarını tasarlayarak buzdan oyuyor. Sanatçılar arasında daha önce hiç buz üzerinde çalışmamış olanlar hatta hiç heykel yapmamış olanlar bile var. Ancak ortaya çıkan şaheserleri görünce her birinin titizlikle çalışmış hayalgücü yüksek kişiler olduğu anlaşılıyor. Odaların her biri adı üstünde bir sanat eseri. Bu yönüyle İstanbul’da açılacak buz müzesinin de böyle hayranlık içinde gezilecek bir yer olduğunu anlıyorum.

Uyku tulumunun sıcaklığına inandım

Kameraman arkadaşım Murat, odalardan titizlikle görüntü alıyor. Bazen fotoğraf çekme pahasına görüntüsünü bozuyoruz, bizden olabildiğince uzaklaşmaya bakıyor, ancak şirkete dönüp görüntüleri gördüğümde Murat’a bir kez daha hayranlık duyuyorum. Onun yaptığı da ayrı bir sanat olmuş.  Odalar güneşin konumuna göre de renk değiştiriyor.. Bazı odalardan  güneşin batışını izlemek mümkün. Bu büyüleyici otel turumuz sırasında arkadaşlarımızın çoğu buz odalarda konaklama fikrini bir kez daha gözden geçiriyor. Yatakların üzerindeki geyik derisi, çok fazla güven telkin etmiyor. Buzun üzerinde bir gece geçirme fikrinin ürkütücü olduğunu kabul ediyorum. Üstelik daha odaları gezerken  bile üşüyoruz, kaldi ki gece yatmak gerçekten de akıl karı gözükmüyor!  Herkes teker teker cayarken kahramanlık damarım kabarıyor. Bir daha mı geleceğim buz otele diyerek, buz odada bir gece geçirme fikrine sıkı sıkı sarılıyorum. Üstelik uyku tulumunun içinin insanı bunaltacak kadar sıcak olduğu safsatasına da canı gönülden inanıyorum.

Gece olduğunda sıcacık lobide, bize ayrılan dolaplara eşyalarımızı koyarken sadece 4 kişi kaldığımızı görüyorum, bunlardan biri de zaten soğuğa alışık olan  Odd Roar. Bizden sadece 3 kişi buz odada kalmaya razı olmuş durumda, diğer 3 kişiyse sıcak ağaç evlerde yatıyor. Grup yarı yarıya bölünmüş. Bize söylendiği gibi içliklerimizle kalıyoruz. Bu şekilde uyku tulumunun  içinde ısınmamız mümkün olacakmış. Bu güzel düşünceye gerçekten inanıyorum. Uyku tulumunun içi o kadar sıcak olacak ki, fermuarını aralayacağım ve öff içeri biraz -5 derecelik hava girsin diyerek ferahlamaya çalışacağım. Tabii durumun hayallerimdeki gibi olmayacağını anladığımda artık iş işten geçmişti. İçliklerimizin üzerine kar botlarımızı geçiriyoruz ve uyku tulumlarımızı alarak Yeşim’le paylaşacağımız odaya doğru gidiyoruz. Sıcak lobiden karlı bahçeye çıkıyoruz, sıcaklık -20 falan ve biz içliklerileyiz. Titreye titreye hızlanıyoruz, otelin koridoruna vardığımızda sıcaklık -5 derece, biraz daha iyiyiz ama yine de titriyoruz, üstüne üstlük odalardan hiç ses gelmiyor,i tam bir ölüm sessizliği var. Tüm insanlara ne olmuş böyle diye düşünürken odaya varıyoruz. Buz yatağımızın üzerindeki geyik derisine tulumları atıp hızla içine girip fermuarı çekiyoruz. Kafamda çift bere ve yüzümde kar maskesi var. Tulumun tek aralığı olan yüzümün bulunduğu bölgeyi de böylece soğuktan  korumaya çalışıyorum. Tulumun içine girince bir daha çıkmak mümkün değil. -5 dereceye içliklerle çıkmak için deli olmak lazım. Isınmayı bekliyorum, nedense bir türlü olmuyor.

Oysa nasıl da inanmıştım uyku tulumunda sıcaktan pişeceğime. O tulumla bir türlü barışamıyorum, o fermuar bir türlü adabıyla kapanmıyor, boynumun altından bir yerden buz gibi hava içeri giriyor. Neden insanları dinleyip yanıma bir atkı bile almadım kendime inanamıyorum. Yedek bir polar, bir kazak, ya da bir şal, soğuktan koruyabilecek herhangi bir şey… Yok.. Uykuya dalıyorum. Gece 3 gibi uyanıyorum. Yeşim yanımda sayıklıyor. Söylediklerini duymama imkan yok, kafam artyık tamamen uyku tulumunun içinde gözlerimi açınca iğneler batıyor. Soğuktan  nefes alamıyorum. Herşeyi bırakıp çıkıp o sıcacık lobiye ulaştığımı düşünüyorum ama o buz koridorları ve karlı bahçeyi içliklerle aşabilmeme imkan yok! Sonra gözümü Odd Roar’ın sesiyle açıyorum. Sabah olmuş, kapıdan sesleniyor. O anki mutluluğumu kelimelerle ifade etmeme imkan yok. Buz odada bir gece geçirdim ve hayatta kaldım. Üstelik de sıcak lobiye ulaştığımda ne burnum aktı ne de bir kez olsun hapşırdım. O odada geçirdiğim gece bana insanı hasta edenin soğuk hava olmadığını öğretti. Tabii, lobiye ulaştığımızda içlikler ve kar botlarıyla saunaya girip dakikalarca ısınmaya çalıştığımızı da itiraf etmem gerekiyor. Ancak hayatım  boyunca bir daha böyle bir deneyimi yaşayamayacağımı bildiğimden iyi ki o odada kalmışım diyorum, yine gitsem yine kalırdım. Tabii bu kez yanıma birkaç parça eşya alarak…

Buz odada yaptığımız hatalardan biri kar botlarımızı uyku tulumunun içine almamaktı, bir diğeri de yatmadan önce yüzümüzü temizlemek. Yüzümüzdeki yağın cildimizi soğuğun etkisinden koruduğu gerçeğini göz ardı etmemek  lazım. Bir de uyku tulumunu doğru kullandığımızdan emin olmak lazım. Benim uyku tulumum yataktan kaymış geyik derisini aşmış ve yerdeki buza değiyordu, bu nedenle daha fazla üşüdüğümü sanıyorum.      

Not: Bu yazı 31.03.2010 tarihinde ntvmsnbc.com internet sitesinde yayımlandı. 

“BUZ ODADA ZOR GECE” üzerine 3 düşünce

  1. Okurken hem içim titredi hem de ışınlanıp Ice Hotel’e gitmek istedim. Tasvirleriniz çok gerçekçi, yazım tarzınız çok akıcı. Yine uğrayacağım. Tebrikler..

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s