BRETON BOLGESI’NDE ZAMAN YOLCULUGU: ST MALO VE MONT ST MICHEL

Fransa’nın Breton bölgesi bize eşsiz bir zaman yolculuğuna çıkardı. Bir liman
kenti olan St. Malo’da korsanların dünyasına, kente yaklaşık bir saat mesafedeki Mont St. Michel’deki manastırda ise keşişlerin dünyasına tanıklık ettik.

Fransanın batı kıyılarındaki yolculuğumuz devam ediyor. Bu kez daha güneyde
Breton bölgesindeyiz. 6. yüzyılda Galli bir keşiş olan St Malo tarafından kurulan
küçük bir kıyı kentine düşüyor yolumuz. Kentin ismi kurucusuyla aynı. St Malo’lular
13. yüzyılda korsanlıkla ün yapmış. 16. yüzyılın sonunda ise denizden gelen
zenginlikleri paylaşmamak için 4 yıl süren bir bağımsızlık macerası yaşamışlar.
Fransa’nın kalbur üstü ailelerinin yazlık evlerinin bulunduğu geniş caddelerde
dolaşarak otele yakın bir yerde ilk geceki akşam yemeğimizi yedik. Ertesi sabah
uyandığımızda yağmur çiseliyordu. Yine de belirlediğimiz takvimin dışına çıkmak
istemedik. Planımız St Malo’dan yaklaşık bir saat uzaklıktaki Mont St Michel’e
gitmekti.

Sis ve yağmur eşliğinde seyahat

Bavul dolusu yazlık giysinin arasından en kalınlarını seçerek yola koyulduk. Ancak
yolda yağmur şiddetini artırdı, üstüne bir de sis bastırınca seyahat iyice zorlaştı.
Sonunda sisin ardından tüm heybetiyle masallardan fırlamış dev bir şatoyu andıran
manastır göründü. Sis nedeniyle görüşümüz çok net olmasa da manzara bizi
fazlasıyla heyecanlandırmaya yetti. Surlarla çevrili adacığın üzerinde yükselen dev
yapı Fransa’nın en değerli kültür miraslarından biri.

Sırılsıklam olmak pahasına vakit kaybetmeden arabadan inip manastıra doğru
koşmaya başladık. Surlardan içeri girer girmez kendimizi bir mağazaya attık ve
üzerimize kalın giysilerle yağmurluk aldık, böylece tam teçhisatla yolumuza devam
ettik.

Gel-git’in en şiddetli yaşandığı yer

Surlarla çevrili adacık yaz aylarında her ne kadar turist akınına uğrasa da aslında
nüfusu sadece 40 kişi. Ada Fransa’da gel-git olayının en güzel gözlemlendiği yer.
Özellikle bahar aylarında yaşanan gelgitler sırasında sular 15 kilometre çekilip
hızla geri gelebiliyor. Surlardan içeri girerek ilerledikçe ve yavaş yavaş manastırın
içine doğru merdivenleri çıkmaya başlayınca uçsuz bucaksız uzanan okyanusun
görüntüsüyle adeta büyülendik. Suların adaya yakın kısımları suların çekilemsinden
dolayı çamur-yosun kıvamı yığınlarla doluydu. Önümüzde gökyüzüyle birleşen
sonsuz mavilikten gözümüzü almayı başarınca gezimize devam ettik. Bu sırada
öğrendik ki üzerinde bulunduğumuz adanın adı “Mont Tombe” yani mezar tepesi.
708’de Normandiya’nın yerel komünlerinden biri olan Avranş’ların psikoposu
buraya bir manastır kuruyor. 10. yy’daysa buraya Benediktin’ler yerleşiyor ve
surların ardında yavaş yavaş bir köy yükseliyor. Surların genişletilmesi 14. yy’ı
buluyor. Surlarn ardındaki yapı 100 Yıl Savaşları sırasında ise kale görevi görüyor.
Yani karşımızdaki bir manastır olmasının yanı sıra aynı zamanda askeri bir yapı.
Manastırın yüzyıllar boyunca karayla tek bağlantısı sadece gel git zamanında sular çekildiğinde sağlanmış. Bugün ise bir otoyolla adanın karayla bağlantısı sürekli olarak sağlanmış bulunmakta. 

Ada UNESCO’nun koruması altında

1789 Fransız devrimiyle birlikte adaki dini topluluğun dağılmasıyla manastır,
hapishane olarak kullanılmaya başlanmış. Mont St Michel, 1979’dan itibaren
UNESCO’nun kültür mirası listesinde. Manastır Fransa’nın Normandiya ve Breton
bölgeleri arasında da paylaşılamıyor. Her iki taraf da bu kültür mirasını sahiplenmeye
çalışıyor. Manastırı gezerken keşişlerin ibadet ettikleri kilise ve şapelleri, konuk
ağırladıkları bölmeleri, yemek yedikleri ve dua ettikleri yerleri görüyoruz. Üç katlı
manastırı gezerken ve önünüzde boylu boyunca uzanan maviliğe dalıp giderken
kendinizi ortaçağ’da hissetmemeniz mümkün değil zira adacık gerek coğrafi
yapısı gerekse üzerindeki ihtişamlı manastırla gerçek dünyadan fazlasıyla uzak.
Zaman zaman dışarıdan dolaşan merdivenler aracılığıyla manastırın üst katlarına
tırmanırken yağmur artık çığrından iyice çıkıyor. Merdivenlerden şelale gibi akan
suların yüksekliği neredeyse bileğimizi buluyor.Turistlerin bir kısmı sırılsıklam olan
ayakkabılarını çıkarmış, manastırın içinde çıplak ayakla geziyorlar. Mont St Michel
gezimiz yağmurun da eşliğiyle tam bir maceraya dönüşüyor.

Vauben’in surları ve St Malo

Ertesi günümüzü St Malo’yu keşfetmeye ayırdık. Otelimiz, şehrin nisbeten
daha yeni bölgesindeydi. Ancak esas zenginlik tabii ki eski şehirdeydi. Surlarla
çevrili eski şehir, 2. Dünya Savaşı sırasında yıkılsa da restorasyonu büyük ölçüde
tamamlanmış. Kentin kıyılarını neredeyse boydan boya saran surların yapımına 12.
yy’da başlanmış, surlar 18. yüzyılda Simon Garangeau tarafından genişletilmiş.
Sur ve kaleleri anlatırken Vauben’den söz etmemek olmaz. Garangeau’nun hocası
Vauben Fransa’nın sınırlarının korunması üzerine uzmanlaşmış bir mareşal. Yaşadığı
dönemde yüzlerce surun yenilenmesini sağlayan Vauben çok sayıda yeni kalenin de
mimarı olmuş. İşte St Malo’daki surlar da Fransa’nın batı kıyılarındaki bu savunma
sisteminin bir parçası.

Kentin kıyılarını çevreleyen surların üzerinde yürümek, sahil şeridini, bölgedeki adacıkları ve birbirinden görkemli binaları incelemenin en güzel yolu. Sahil şeridi boyunca uzanan malikaneler dönemin soyluları ve armatörleri tarafından yaptırılmış.
Sadece surlar üzerinde yapılacak bir yürüyüşle bile insanın 50 bin nüfuslu bu kent hakkında yeterince izlenimi oluyor. Kentin görülmeye değer noktalarından biri de Plage de l’Eventail’den ulaşılabilen Fort National. Bu kale de yine Vauben tarafından 1693’te inşa edilmiş. Kaleden bölgedeki adacıklar ve St Malo’nun kıyı şeridi
panaromik olarak görülebiliyor.

Chateaubriand’ın memleketi

Bölgenin önemli adaları “Grand Bé” ve “Petit Bé” olarak adlandırılıyor. Grand ve
Petit, büyük ve küçük demek Bé sözcüğünün anlamı ise çeşitli yerlere dayanıyor.
Bretonlar için “Bé” mezar anlamına geliyor. Sözcüğün Osmanlı İmparatorluğunda
bir soyluluk ifadesi olan “Bey” sözcüğünden geldiği de rivayet edilmekte. Grand Bé,
romantisizm’in kurucusu olarak bilinen ünlü Fransız yazar Chateaubriand’ın mezarına
da ev sahipliği yapıyor. Chateaubriand St Malo’nun en önemli değerlerinden biri.
Yazarın doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği evler bugün otel olarak hizmet veriyor.
Petit Bé adasında ise yine Vauben tarafından tasarlanmış kaleyi görmek mümkün.
St Malo Şatosu ve St Vincent Kaedrali de kente yolunuz düşmesi halinde görmenizi tavsiye edebileceğimiz yapılar arasında. Şato, korsanlara ilgi duyanların ilk durağı olabilir, zira bugün müze olarak kullanılan yapıda St Malo’nun ünlü korsanlarının tarihçesi anlatılıyor.

Not: Bu yazı 26.07.2011 tarihinde Milliyet Cadde’de yayımlandı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s